KUAYBE’NİN DÜNYASI..

Minik melek Yusufcuğun.. Birkaç güzel kelebeğin.. Renk renk yünlerin.. Çikolatalı kurabiyelerin.. Bazısı okunmuş, satır altları çizilmiş, bazısı hala okunmayı bekleyen güzel kitapların.. Onlarca şiir, yüzlerce mektup ve binlerce fotoğrafın.. Uzak ama sıcak hayallerin.. “İlk” cümlelerin.. Yani küçük güzelliklerin, minik ayrıntıların süslediği bir dünya..

Mart 31, 2008

Filed under: anket,Yusufcuk — Kuaybe @ 10:54 am

Bu Pazartesi bir değişiklik yaptım ve piknik maceralarını yazmak yerine iki yeni anket koydum size..

Hadi kolay gelsin..
Bakın, fikirlerinizi çok önemsiyorum, ona göre :))

PollPub.com Vote“Güzel yazı köşesi”ni okuyor musunuz? Sık sık güncellenmesini ister misiniz?Güzel yazı köşesi mi? O ne ki?
Evet okuyorum, güncelle lütfen..
Hayır okumuyorum, kaldırsan bile olur..
Blog senin kardeşim, ne istersen onu yap 😛

View Results

Poll powered by PollPub.com Free Polls

PollPub.com VoteSizce de artık şablonu değiştirmenin zamanı gelmedi mi?Geldi de geçiyor bile Kuaybeee..
Hayır gelmedi daha, bu güzel, “Yusufcuk”lu “Yusufcuk”lu :))
İkide bir şu şablonu değiştirmek zorunda mısın?
Blog senin kardeşim, ne istersen onu yap : ( Tekrar oldu farkındayım 😛 )

View Results

Poll powered by PollPub.com Free Polls

 

Mart 29, 2008

Filed under: ilk kelimeler,mutluluk,tarif defteri,Yusufcuk — Kuaybe @ 2:33 pm

Bugünlerde günün en sevdiğim anları, öğleden sonralar..

Yusufcuğa yemeğini yediriyorum, altını değiştiriyorum ve biraz oynaması için bırakıyorum.. Sonra bakıyorum hafiften hafiften esnemeye başlıyor.. Biraz duruluyor, düşüyor sanki temposu.. Anlıyorum uykusunun geldiğini.. Az sonra da yanıma gelip serçe parmağımdan yatakodasına çekiyor beni ve şirin şirin “Nenniğğğğ” demeye başlıyor!

Şimdiye kadar hep hayalini kurduğum bir manzara bu.. Uykusu geliyor ve kendi rızasıyla uyumak istiyor bebişim :)) Gerçi hala kendi kendine uyumayı öğrenebilmiş değil, süte bağımlı ama olsun.. Bu da bir gelişme..

Yavruşu emzirirken genelde ben de uyuyup kalıyorum yanında.. İşte bu kısım, günü şekerlendiren, ballandıran kısım :)) Nasıl tatlı geliyor o uyku anlatamam.. Kendimi şarj edilmiş pil gibi hissediyorum uyandığımda :))

Ama daha da güzeli, uyandığımız ilk dakikalar..

Hafif terli, biraz mahmur ama inadına şirin oluyor Yusufcuk.. Ben o ne yapacak diye gözümü kısıp uyuyor numarası yaparak bakıyorum, uyandırmak için üst üste heyecanlı heyecanlı “anniğğ, anniğğ, anniğğ” diye diye öpüyor beni.. Uyanıyorum, sarılışıp koklaşıyoruz.. Yatağın içinde doğrulup sevgi seansımızı gerçekleştiriyoruz :)) Sonra sıra ayna faslına geliyor.. Bizim dolabımız yatağımızın tam karşısında olduğu için ve kapakları ayna olduğu için çok eğlenceli oluyor bu iş.. Birlikte yastıklara sırtımız dayayıp oturuyoruz ve Yusufcuk başlıyor bana “beğbee” yi göstermeye.. Arada sarılıyor, aynaya bakıp kendisinin bana sarılımş görüntüsünü görünce “Ayyyy” diyor :))

Her saniyesini hafızama kazımak istercesine,
iyice keyfini çıkartıyorum bu dakikaların..
Tadı başka hiçbirşeyde yok çünkü bunun..
Hele o yeni uyanmış bebe kokusu!
Vargücümle içime çeksem de
doyamıyorum…

………………….

Gelelim yeni kelimelerimize..

Farkındayım, bugünlerde konuşma çalışmalarını hızlandırdı Yusufcuk.. Bana sadece kaydetmek kalıyor.. Bu tatlış kelimeleri unutmak istemiyorum.. Annemle babam hala anlatırlar mesela benim daha 11 aylıkken “günek batti” ( güneş battı) ya da “Kuabene hu vey kıcına” ( Kuaybene su ver, kızına) deyişimi.. Ben de ileride oğluma kendi kelimelerini anlatmak istiyorum inşaallah taklidini yapa yapa :))

Ovüdah: Oyuncak

Ceyti: Zeytin ( Ama illa yeşil zeytin, siyahları zeytinden saymıyor bizim bebe )

Üh: “Düştü” anlamında.. Söylenişini taklit ediyor :))

Huyyuuğğğ: Yine aynı şekilde söyleyiş taklidi, “uyuyor” anlamında.. Ağzını da yuvarlacık yapıyor :))

Değn: Tren

Ağl: Al

Ağya: Ayna

Mih: Muz

Ayi: Ayı

Duğdu: Turşu.. Acaip ama bayıla bayıla turşu yiyor :)) Aslında çok da acaip değil, bana çekmiş..

Birkaç tane daha var ama hatırlayamadım şimdi..
Sonra yazarım ..

………………..

Dün Yusufcuk tam bir kalsiyum yüklemesi yaptı :))

Akşam yemeğinde bir kase yoğurt çorbası içti ki maşaallah demem lazım hemen.. Sonra yatmadan önce de yaptığım fırında sütlaçtan yedi.. Gözlerime inanamadım! Ozan bana baktı, ben Ozan’a baktım, “hayret” dedik :)) Ee, zaten bütün gün de beni emiyor.. Kalsiyum bombası gibi tamamladı galiba dün geceyi 😛

Perşembe günü de pazardan dönerken pusetinde tam üç tane muz yedi.. Hani var ya küçük “parmak muz”lar, onlardan.. Ama bu Yusufcuk için büyük gelişme.. Arada da -üstelik benden isteyerek- kuru üzüm atıyor ağzına, bitiriyor, geliyor yine tırtıklıyor torbadan :)) Kuru kayısıyı da sevdiğini farkettim ama çok yediğinde ishal yapıyor, çok veremiyorum istemesine rağmen..

Farkettim ki ben alışık değilim Yusufcuğun birşeyler yemesine.. Yediği zaman “olay” oluyor bana :)) “Maşaallah” deyip şükredeyim, Rabbim arttırsın inşaallah.. Çok mutlu oluyorum Yusufcuk birşey yediğinde.. Yavru hamsi balığı gibi geziyor ya ortalıkta, kendimi kötü hissediyorum işte..

………………………

İki de tarif verelim bitirelim yazımızı.. Pazar sabahı için yaparsınız belki :))

Bu sefer gerçek tarifler ama.. Öyle oyuncak yahnisi, lego çorbası falan değil.. Bizzat anne mamülü :))

İlki, farklı bir çay demleme şekli aslında.. Geçen hafta yaptım ilk defa – ve tamamen uydurmasyon :P- ama kardeşim de ben de çok beğendik.. Babamızın çayla arası pek yok ama o da severek içti..

Su kaynayınca, normal çaydan (siyah) biraz koydum demlik süzgecine.. İçine biraz da yeşil çay ekledim ve kaynar suyu şöyle bir gezdirdim üstünde.. Hem yıkanmış hem de acısı gitmiş oluyor böylece.. Sonra üstüne bir çay kaşığı toz zencefil ekledim ve öyle demledim çayı.. İçerken de biraz limonla daha harika oluyor..

İkincisi ise yine çok basit bir tarif.. Yulaflı omlet..
Çukur bir kaba, üç yumurtayı kırıp üstüne göz kararı süt ekliyorum.. Sonra da içine yulaf ezmesi döküyorum bolca.. ( Benimki “Eti Lif-a-lif Yulaf Ezmesi”, hani şu diet yaparken yenilenlerden) Tuz ve karabiber ekliyorum, iyice çırpıyorum.. Biraz bekletiyorum, yulaflar tamamen yumuşuyor böylece.. Sonra tavaya döküp iki tarafını da pişiriyorum.. Yusufcuk bile severek yiyor :)) Bu sabah yaptığıma dereotu da ekledim hatta, çok yakıştı..

Bu tarif bir taşla üç kuş vurmaca aslında.. İçinde hem yumurta hem yulaf hem de süt olduğu için Yusufcuğun yemesi beni çok mutlu ediyor.. Bazen yulaf yerine peynir ekliyorum, bazen de didiklenmiş tavuk etleri.. Yumurtanın içinde farketmeden yiyor..

( Evet Yusufcum, itiraf ediyorum, çok kandırdım seni bebişken çooookkk 🙂 )

Herkese iyi haftasonları..

 

Mart 28, 2008

Filed under: havadan sudan — Kuaybe @ 11:13 am

Henüz ilkokula bile başlamadan başladı benim gözlük maceram..

Altı yaşındaydım gözlük takmaya başladığımda.. Baba tarafında, neredeyse tüm fertlerin gözlüklü olduğu bir aileden geliyordum ne de olsa.. ( Yanlız sadece bende pörtledi bu bozukluk mevzuu, kardeşlerde birşey yok :p )

Yıllarca bir uzuv gibi benimsedim gözlüğümü.. Kocaman çerçeveli olanını bile 😛 ( Baba, hadi ayakkabı büyük alınır “seneye de giysin” diye de o çerçeve niye o kadar büyüktü çözemedim inan ki.. Yüz, ayak gibi her sene üç beş numara büyümüyor ya, o bakımdan 😛 ) Bazı geceler onunla uyuyakaldım.. Sabah uyanınca gözümü açmadan elimle yoklaya yoklaya bulup hemen iliştiriverdim burnumun üstüne.. 3.75 miyop-astigmattım!

Okula başlayınca, hele de okumayı öğrenince annemle aramızda okuma savaşları başladı.. “Kavanoz dibi kadar olcak o gözlüklerin, bak demedi demeee..” diyordu bana her kitap okuyuşumda.. Başka anneler “Çocuğum kitap okumuyor..” diye yakınırdı, annemse “Çok kouyorsun, kör olacaksın.. ” diye.. O izin vermedikçe ben de gece gizli gizli okurdum, koridorda gece lambasının altında falan :))

O zamanlar seviyordum gözlüğümü.. Okumama yardımcı oluyordu :))
O ve ben harika bir ikiliydik.. Birlikte ne klasikler devirdik, ne şiirler çiziktirdik biyoloji defterinin yaprakları arasına.. Gerçi hem okuldaki gıcık tipler ( az dövmedim yemin ederim ) hem de evdeki iki küçük kardeş “döööğğğğrrrtttt gööööz” diye dalga geçiyordu benimle ama olsun..

Liseye başladım, estetik kaygılar da başladı.. Gözlükle güzel (!) görünmüyorum..Yağmur yağıyor işkence.. Kışın dışarıdan içeriye giriyorsun, buharla kaplanıyor camlar.. Buğulu bir perdenin arkasından bakıyorum görmeden selam verdiklerime.. Fotoğraflarda gözlerimin yerine tüm flaş ışığını emmiş iki parıltı çıkıyor, tam cinnetlik.. Bir de başörtümü falan bozmaya başlayınca.. Tamam dedim, lens zamanı gelmiştir..

Ozan’la tanışmamız ve nişanlanmamız gözlüklü versiyonumun son demlerindeydi.. Lise bitince bir sene kadar lens kullandım.. Ama ne yalan söyleyeyim, çerçevemi atmaya kıyamadım.. Aylarca burnumun üstündeki iz geçmemiş olsa da gözlük çıkmıştı hayatımdan ve ben çok mutluydum..

Anneciğimin hep ahdı vardı, “Birgün imkan olursa seni bu gözlükten kurtaracağım.” diye.. Evlendiğim ve aynı zamanda üniversiteye başladığım sene, çok iyi bir hastanede ve çok iyi bir doktor tarafından yaklaşık 4 numara olan gözlerim “çizildi”.. Çıkışta korkudan bayıldım ama onu saymazsak hiç de fena değildi.. ( Gerçi ameliyattan sonra bir sağlık belgeselinde lazerle göz ameliyatını izledim en ince ayrıntısına kadar ve “İyi ki olmadan önce izlememişim..” dedim.. Kesinlikle cesaret edemezdim! Ozan’ın doktor olan amcasının oğlu var mesela, -Polat abimiz- o hala güvenip de yaptıramıyor.. Benimki cahil cesaretiydi sanırım.. )

Benden önce ameliyata giren kadının kocası, o çıkınca gözlüklerini ezdi ayağıyla, onu hiç unutamıyorum.. Yeminleri varmış :))

Bir de Ozan’ın “Ama ben seni gözlüklü daha çok beğeniyordum kii..” deyişini..

Pekii, şimdi bunları niye yazdım ben?
Çünkü gözlük yeniden girdi hayatıma!

Pazartesi Yusufcukla hastaneye gittiğimde ben de göz muayenesi oldum ve sonuç: Yine bozulmuş gözlerim, miyop başlamış, 1 dereceye yaklaşmış ama 0.50 gözlükle yırttık başlangıç için.. “İlk anda 1 numara verirsem, okumada problem başlar..” dedi doktor.. Sürekli bilgisayar başında olduğumu, okuyup yazdığımı söyledim de 😛

Düşündüm de, 7-8 yıl olmuş ameliyat olalı.. Eee, gözlerimin yeniden yavaş yavaş bozulmaya hakkı var di mi? Hele de bu kadar bilgisayar karşısında oturunca..

Ama prespit başlayana kadar başka gözlük istemiyorum mümkünse 😛

Dün akşam taktım biraz yeni gözlüğümü, Ozan çok mutlu oldu! Neyse ki beni böyle beğenen bir kocam var.. Ya o da bana gözlük takınca “döööğğğğrrttttt göööözzz” deseydi? Ankara’da köprü falan da yok kendimi atacak 😛

( “Öykücü“cüm, ben sana demiştim di mi yorumdan kopyalayıp post yapıciim diye.. Çok “sözünün eri”yimdir 😛 )

 

Mart 26, 2008

Yusufcuğun ilklerine bir yenisi eklendi bu hafta..

İlk cümlesi : Baba diğttiii..

Babası bizi hastaneye bıraktığında söylemişti arabanın arkasından bakarak.. Pazartesi günü yazmayı unutmuşum.. Babası biryere gittiğinde ya da odadan çıktığında bu cümleyi hep söylüyor artık.. Bugün de gazetedeki araba resmine baktı uzun uzun, sonra da gazete ters çevrilince arabanın kaybolduğunu görüp “Ann ann diğttii” dedi :)) Tabağımızdaki yemek ya da bardaktaki içecek bitince de “Biiiiğğtttiii” diyor hemen.. “Ne bitti?” diyorum, ağzıyla yutkunma hareketi yapıyor önce, sonra da ellerini birbirine sürüyor hemen “bitti gitti” der gibi..

Maşaallah benim bebişime.. Artık bir “Yusufcuktan cümleler” kategorisi açmanın zamanı geldi :))

……………………

Bugün kütüphanenin üstünde duran atını gördü Yusufcuk.. İşaret etti vermem için.. Anladım ama o anda birşey yaptığım için anlamamış gibi yaptım.. “İyyyy haa haa haaağğğ” demeye başladı! Atı aynı öyle kişniyor.. Baktım derdini anlatmaya niyetli, “Ne istiyorsun annecim, adını söylersen vericem..” dedim.. Masadaydı o sırada, aşağı indi hemen, emekler gibi eğildi, dört ayak ilerlemeye başladı.. Yani böyle yürüyen ve “iyy ha haa haa” diye bağıran atını isityormuş :))

Isırdım ısırdım, sonra verdim atını :))

Ata da “ad” veya “ap” diyor bu arada.. Niye söylememekte ısrar etti bugün anlamadım.. Ama böyle anlatması kesinlikle daha şirindi..

………………….

Özellikle babaannesi buradayken, Yusufcuk her kaka yaptığında altını beraber değiştiriyorduk ki işi çabuk ve kolay halledelim.. Babaannesi onu oyalarken ben de olabilecek en hızlı alt değiştirme metotlarını uyguluyordum :)) Her seferinde de babaannesi bez açıldığında “Öff kokmuş bu bez yaa.. Kokutmuş Yusuf, öff..” diyordu, eliyle kötü kokuyu savar gibi bir hareket yaparak..

Birkaç gündür her bezini açışımda suratını buruşturup aynı hareketi yapıyor Yusufcuk.. Eliyle kendi kokusunu kovalıyor 😛 Eğer becerebilirsem kamerayla çekmeye çalışacağım yarın.. O kadar komik oluyor ki..

Acaba gerçekten iğrendiği için mi yapıyor yoksa sadece o hareketi hatırladığı için mi, bilmiyorum..

Bu arada, tecrübeli arkadaş ve yakınların tavsiyesine uyarak tuvalet eğitimini yaza ertelemeye karar verdim.. Aksi takdirde hem benim için hem de Yusufcuk için oldukça zorlayıcı olabilecek çünkü bu konu..

………………..

Son madde Yusufcukla ilgili değil ama yazmazsam olmaz 😛

Doğadan’ın Nar-Çilek çayını keşfettim.. Çok oldu aslında keşfedeli ama bu aralar daha çok içiyorum sanki, hatta hergün! Böğürtleni de çok güzel ama nar-çileğin kokusu harika.. Denemeyenlere tavsiye ederim..

( Marka vererek ürün tavsiye etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama ben beğendiğim, sevdiğim şeyleri paylaşmaktan çok hoşlanıyorum.. Umarım yanlış birşey yapmıyorumdur.. )

 

Mart 25, 2008

Filed under: aşı,ilk kelimeler,Yusufcuk — Kuaybe @ 11:41 am

“Çok ama çok yorgunum sevgili günlük..”
diye başlayıp yazacaktım birşeyler dün gece ama uyumuş kalmışım :))

Çok yorgundum gerçekten..
Yoğun bir haftasonu, ardından Yusufcukla önce bir doktor sonra da aşı macerası!
Daha ne olsun?

Aslında bu yazıyı İstanbul’dan yazıyor olacaktım bugün ben.. Ama yine nasip olmadı gitmek.. Birlikte gideceğim arkadaşlar gitti de döndü bile.. Ben hala buradayım :((

Ama olsun, bizim de “dadi”miz geldi haftasonu.. En azından kardeşlerimin birini görmüş oldum.. Annelerle de MSN’de konuştuk, hasret dindi biraz..

Haftasonumuz çok güzeldi yine elhamdülillah.. Yusufcuk “dadiiğğ” diye diye dayısıyla oynadı doyasıya.. Birlikte yeni oyunlar keşfettiler.. Mesela, elektrik çarpmış adam taklidi yapmaca, koltuk minderlerini yere serip bodoslama üstüne atlamaca, gittiğimiz piknikte köstebek gibi çukur kazmaca.. Daha neler neler.. Fethi, seni hayırla yadediyorum ablaciim bilesin 😛

Cumartesi uzun bir park keyfi, pazar da pikniğin ardından, pazartesi güneşin ilk ışıklarıyla Eskişehir’e döndü dayımız.. Biz de Yusufcukla biraz daha uyuduktan sonra, babamızın aldığı göz doktoru randevusuna yetişebilmek için kalkıp hazırlandık.. ( Gerçi yine geç kalıp babadan fırçayı yedik ama o ayrı 😛 )

Yusufcuğun sol gözünde hafif kayma var.. Yorulduğu zaman bu hafif kayma oldukça bariz hale geliyor hatta.. Bazen iki gözü farklı noktaya bakıyor gibi oluyor, korkuyorum !! Son hastane kontrolünde Neşe hanım bir göz doktoruna gitmemizi önerdi tekrar.. Babiş de randevu aldı bize.. Oğluşumla birlikte gittik dün.. Hastanenin girişindeki kocaman akvaryumdaki tüm balıkları sevdikten, tüm personel ve bazı hasta yakınlarıyla cilveleştikten ve bizimle ilgili ilgisiz tüm odaların kapısını yokladıktan sonra sıra bize geldi.. Aslında çok beklemedik ama Yusufcuk kısa bir süreye, bu saydıklarımın hepsini sığdırdı :))

İçeri girdik, doktor amca başladı Yusufcuğu muayene etmeye.. Işıklı kalem gibi birşey tutuyor yüzüne ( ışığa tepki hızını ölçmek için), “Işığa bak..” diyor, Yusuf inatla kalemi almaya çalışıyor :)) Doktor çekiyor, “Beh, beeehh..” diye kızıyor bizim bebe.. Yusufcuğun eline başka bir kalem vermek suretiyle durumu kurtardık zannediyorduk ki, bu sefer de o kalemle oynamaktan doktora bakmadı afacan..

Neyse doktor biraz uğraştıktan sonra sıra makineyle ölçüme geldi.. Ben kendi yüzümü dayadım, oyun gibi lanse ettik, içinde “pisi pisi” var dedik ama nafile.. Yusufcuk asla ama asla yanaşmadı makineye.. Biraz ısrar edince ağlamaya başladı :(( Baktık olmayacak, danışmadan bir görevli çağırdık, ben Yusufcuğu kucakladım, elini kolunu tuttum, o kız da başını sabitlemeye çalıştı ama cıkk.. Çığlık çığlığa bağıran Yusufcuk aynı zamanda çırpındığı için doktor birtürlü görüntüyü sabitleyip de ölçüm yapamadı.. Bekleyip bekleyip denedik ama sonuçta muayene olamadı Yusufcuk.. Ve ölçüm yapamadığı için de kesin birşey söyleyemedi, damla falan vermedi doktor.. “Altı ay falan sonra tekrar deneyelim, biraz büyümüş olur..” dedi..

Odadan çıktık, koridorda herkes bizi işaret ediyor! Taa koridorun sonundaki danışmaya bile gitmiş sesi cırcır böceğinin :)) “Niye ağladın bakiim?” diyor oradaki kızlar, “Aeee buuuyiii ğii deeebbii geee..” diye anlatıyor başına gelenleri :)) Tabii bu sırada ben terden sırılsıklam vaziyetteydim, o ayrı.. Ondan çok ben uğraştım ne de olsa..

Tıp merkezinin karşısındaki büfeden fix yolculuk mamamız “çıbık kraker” aldık ve otobüsümüze binip eve geldik.. Yolda, eğer yanımda çubuk kraker varsa ve huysuz olmasını gerektiren extra bir durum yoksa sessiz sakin duruyor Yusufcuk.. Krakerini kemire kemire etrafı, insanları, arabaları inceliyor.. Krakeri bittikçe bana dönüp tekrar istiyor.. Yere düşürürse üzülüyor, ben alana kadar işaret ediyor.. Yere düşen çubuğumuzu alıyoruz, “el çabukluğu marifet” hesabı yenisiyle değiştirip veriyorum eline, onu yediğini zannedip mutlu oluyor :)) Gerçi dün eve birkaç durak kala “memeee” diye söylenmeye başlayıp yakamı açmaya çalıştı ama kimseciklere çaktırmadan oyaladım onu 😛 Rezil oluciktim otobüste, amaniiinnn..

Artık emmek istediğinde “memeee” diyerek gayet açık bir şeklide talebini iletiyor Yusufcuk ve ben eğer biraz gecikirsem süt kaynağını kendisi açmaya, ortaya çıkarmaya çalışıyor!! Evde hadi neyse de dışarıda hiç uygun olmuyor bu manzara.. Sırf bu yüzden, 16 aylıkken oğlunu sütten kesmişti bir arkadaşım.. Bir süre sonra düğme açmayı da beceriyorlarmış çünkü!!

………………….

“Memeee” deyince aklıma Yusufcuğun birkaç yeni kelimesi geldi..
Onları araya sıkıştırıyoruz hemen :))

Meğme: Meyve

Apu: Simpsonslardaki Hint Apu değil, karıştırmayalım lütfen.. Bu Yusufcuk dilinde “portakal” demek :))

Dadi: Dayı

Tağta: Önceden “bayta” dediği tavşana artık tağta diyor..

Tışş: Cıss

Buğuh: Soğuk

Gih: Git

……………………

Devam edelim..

Doktordan dönünce yaklaşık iki saat uyumuşuz bebişimle, ki biliyorsunuz bu büyük nimet benim için.. Sabah erken kalkıp hastanede de yorulunca iyi uyudu Yusufcuk.. Ben de nasiplendim tabii.. Uyanınca yemek yedik ve aklıma Yusufcuğun geçen Cuma yayınevine gittiğim ve çok geç geldiğim için yaptıramadığım ve bugüne kalan aşısı geldi..

Karma aşının son dozunun birbuçuk yaşını doldurunca yapılması gerekiyor.. Biz şimdiye kadar iki dozumuzu satın alıp vurdurmuştuk çünkü sağlık ocaklarının vurduğu karma aşı üçlü.. Ama piyasada beşli karma aşılar var, menenjit aşısını da içeren.. O yüzden ondan olsun demiştik ama geçen gün bir blogda beşli aşının artık sağlık ocaklarında rutine alındığını ve ücretsiz vurulduğunu okumuştum.. Yusufcuğu giydirip sağlık ocağına gittim.. Amacım sadece bunun doğru olup olmadığını sormak, eğer doğru değilse ertesi sabah aşının siparişini verip onu aldıktan sonra sağlık ocağına gitmekti.. İki kere dolaşmayayım diye.. Çünkü aşı eczanelerde hazır bulunmuyor, depodan getirtiyorlar buz torbasıyla birlikte ve ısınmadan hemen vurulması gerekiyor bebişe.. Ama hemşire aşının vurulduğunu ve istersem hemen vurabileceğini söyledi..

Yusufcuğu soydum, oradaki bir bebişin oyuncağını da gaspettik (!) ve aşımızı olduk.. Ama yazıldığı kadar kolay gerçekleşmedi tabii.. Küçücük bebenin bacağını hemşireyle ikimiz zor tuttuk.. Ne mor saçlı bebeği gördü Yusufcuk aşı olurken ne de hemşirenin ona verdiği kaplanı.. Son perdeden ağlarken bir de ağzına çocuk felci aşısını damlattı hemşire, daha çok sinirlendi!!

Ama Allah’a şükür şimdilik bitti aşı maceramız.. Daha doğrusu rutin aşılar bitti, gelecek ay suçiçeği yaptıracağız belki.. Doktora sormamız lazım..

Aşıdan sonra uzun uzun yürüttüm Yusufcuğu.. Hem bacağı açılsın hem de aşı dağılsın diye.. Kendini çok sıktı çünkü.. Sokakta kedilere bakarken acısını da unuttu zaten :)) Eve gelince tekrar uyuması da bana bonus oldu :))

Gerçi bu bonusun acısını gece daha da geç uyuyarak çıkardı ama olsun, Ozan’a rahat rahat yemek hazırladım o arada.. Ortalığı topla, yemek ye, Yusufcukla oyna derken.. Yatağa yattığım anı hayal meyal hatırlıyorum 😛

Bizden haberler böyle.. Şimdi gidiyorum..Sabahtan beri bölük bölük de olsa bilgisayar başındayım.. Birisinin yemek yapması lazım :))

 

Mart 22, 2008

Filed under: mutluluk,Yusufcuk — Kuaybe @ 12:33 pm

Yusufum, minik meleğim..

İkinci yaşını da yarıladın annecim..
Birbuçuk yaşındasın artık.. Kucak kucağa, seni koklaya koklaya geçirdiğim kocaman bir “bir buçuk yıl” kaldı geride..

Ve ben, hala inanamasam da yüzlerce anı biriktiriyorum seninle ilgili.. Hatırladıkça yüzümü güldürecek, bazen de gözlerimi dolduracak yüzlerce anı..

Hiçbirini unutmak istemiyorum..
Hele bazılarını asla ama asla unutmak istemiyorum..

Şikayet etsem de gece defalarca uyanıyorsun diye, bir gece uyanıp “emmek istiyorum” diye mızmızlanmadan önce yavaşca yanağıma eğilip beni usulca öpüşünü mesela.. Hem de defalarca öpüşünü..

Seni her sevişimde senin de kendini tutamayarak kucağıma atlayıp tırmanmanı, sonra hızını alamayarak dişlerini sıka sıka beni sevişini, yanağıma “didiğğ, ciciğğ” yapışını..

Dün sabaha karşı uyanıp yatağın içinde doğruluşunu ve sanki karşında gerçekten bir kedi varmış gibi ısrarla “pitti pittiğğğ” yapışını.. Dakikalarca gülüşümü..

Baban İstanbul’a gittiği gece patlattığımız bir koca tabak dolusu mısırı önce çakıl taşları gibi savura savura etrafa dağıtışını, sonra da senin bana, benim sana yedirişimi.. Canın yemek istediğinde bana uzattığını bile geri çekip kendi ağzına atışını ve sanki bana nispet yaparcasına kikir kikir gülüşünü..

Yatağımızı uyumak için değil, üstünde zıplamak için kullanışını :)) Zıplayıp zıplayıp kendini geriye, popişinin üstüne atıp yaylanışını.. Seni tutabilmek için yatağın etrafında ışık hızıyla turlayışımı..

Ondan sıkılınca aynanın karşısına geçip dakikalarca kendinle oynayışını, konuşmanı.. “Ebbe” diyerek “aynadaki bebeği” bana gösterişini, ona el sallamanı, öpücük atmanı, kötü bakmanı :)) “Hadi sev..” deyince elinle kendi görüntünü okşamanı..

Bana, olabilecek en tatlı şekilde “Anniiyyğğ” deyişini.. Her defasında içime ılık ılık birşeyler akışını.. Her defasında, şimdiye kadarki ömrümün bunu duymak için geçtiğini farkedişimi, hayatımın anlamlanmasını.. Kendimi en özel insan hissedişimi..

Yorulduğum zamanlarda, “Hani benim enerji öpücüğüm?” sorumu, yanağıma kondurduğun küçük ıslak dokunuşlarla cevaplandırmanı..

Sevdiğin dizi ve reklamlar bittiğinde yüzüme üzgünlükle karışık bir muzurlukla bakıp ellerini birbirine hızlı hızlı sürerek “Bittiğğ” deyişini..

Canın yandığında, kucağıma alıp seni öptüğümüde “acının geçişini”.. Kendini bana acını unutacak kadar yakın hissedişini.. “Anne öpünce geçeceğine” inanışını, kucağımda huzur buluşunu..

Her gece uyuduğunda sanki bir melekle yatıyormuş gibi mutlu oluşumu.. Sıkı sıkı sarılıp seni koklaya koklaya uyuyuşumu..

Sevecenliğini.. Tanıdığın tanımadığın herkese yanaşıp şirin gülüşünle dikkat çekişini.. Küçücük kalbine nasıl sığdığını anlamadığım kocaman sevginin herkese yetişini.. Sevmekten mutlu oluşunu..

Her sabah uyanıp o boncuk boncuk gözlerini açtığında, bana kendimi dünyanın en mutlu insanı olduğumu hisettirmeni..

Asla ama asla unutmak istemiyorum..

Seni seviyorum meleğim..
Gözlerin hep ışığım olsun..

 

Mart 20, 2008

Filed under: "uf " olduk :(,Yusufcuk — Kuaybe @ 8:10 pm

Biz biraz üzgünüz teyzelerimiz :((

Hatta dün bile üzerimizden bu etkiyi atamadığımız için oturup bir kandil mesajı bile yazamadık size..

Üzgünüz çünkü benim oğluşum yine düştü.. Ama öyle basit, hasarsız değil, gözünü çok tehlikeli bir şekilde metal bir köşeye vurarak düştü..

Ona yemeğini yedirmiştim, kendime yemek almaya gittim mutfağa.. O sırada bir gümbürtü ve çığlık koptu içerden! Toplasan bir dakika bile etmeyen bir zaman dilii içinde.. Elimde ne varsa fırlatıp koştum içeri.. Yusufcuk eliyle gözünü kapatmış, hafif de kan var kenarda.. O an işte aklımı kaybedebilirdim korkudan.. “Allah’ım.. Ne olur birşey olmasın, Allah’ım..” diye bağıra bağıra kucakladım Yusuf’u.. Gözü çıktı diye elim ayağım titriyor.. Yusufcuk da ben korktukça daha da ağlıyor, sıkı sıkı kapatıyor gözünü.. Önce kendim sakinleşip Yusufcuğu teselli ettim, sonra da elini kaldırdım yavaşca.. Elhamdülillah gözünde birşey yoktu.. Ama altı ve yanları hem mosmor hem de şişmişti.. Altı da hafif çizilmiş, kan da oradan geliyormuş!

Hani bahsetmiştim ya geçenlerde, kalorifere çıkıp dışarıyı seyrediyor, pencereleri bağladım falan diye.. İşte ben mutfağa çıkınca yine kalorifere çıkmış ve tam köşesine gözü gelecek şekilde düşmüş oradan!

Allah korudu yavrumu bir kez daha..

Dün Kandil gecemi sürekli oğlumu hayırla, sağ salim ve kolaylıkla büyütebilmek için dua ederek geçirdim.. Rabbimin küçücük emaneti o bana .. Başına her birşey gelişte daha da kötü hissediyorum kendimi.. Çok yetersiz, çok aciz..

Dün markete gittiğimde herkes bana Yusufcuğun gözüne ne olduğunu sordu yolda.. Bugün daha iyi ama elhamdülillah.. Şişliği indi, morluğu da epey azaldı.. İlk düştüğünde sürekli buz kompresi yaptım zaten, yoksa daha kötü olabilirdi..

…………….

Bir önceki gece Yusufcuk düşünce, dün bütün günümü salonun şeklini değiştirmekle geçirdim.. Üçlü koltuğu kaloriferin önüne çekmek zorundayım çünkü başka türlü kapanmıyordu o uzun petek! Sonra onun karşısına şunu koy, geri çek, olmadı tekrar vitrinin yerini değiştir derken.. saatler geçmiş.. Sonunda salona kendimce olabilecek en estetik şekli verdim – hatta verememişim, bu akşam yine değiştirdim iki vitrinin yerini- ve içim rahat etti ama tam ikibuçuk saat uğraşmışım.. Ozan eve gelince inanamadı gördüklerine.. Tek başıma nasıl yaptığımı anlamadı.. Gerçi ilk değil bu, ben canım sıkıldıkça lego aynar gibi mobilyaların yerini değiştiririm evde!! Bu, geçen seneden beri salonun dördüncü farklı şekli.. Ama bu son galiba.. Yusufcuk büyüyene kadar kapalı tutmam lazım o peteğin önünü!

O kadar eşya değiştirmenin üstüne bir de bugün yağmura rağmen pazara gidince Yusufcukla, şu anda kollarmı kaldıracak halim yok.. Kaldırınca da ağrıyor zaten! Ben ne yaptım kendime yaa..

…………

Bir duayla bitirelim..

Rabbim sağsalim büyüsün, hayırlı insanlar olsun yavrularımız.. Bize yardım et.. Hem onları büyütürken hem de eğitirken..

Emanetlerine en güzel şekilde sahip çıkabilmeyi nasip et bize..

Amin..