KUAYBE’NİN DÜNYASI..

Minik melek Yusufcuğun.. Birkaç güzel kelebeğin.. Renk renk yünlerin.. Çikolatalı kurabiyelerin.. Bazısı okunmuş, satır altları çizilmiş, bazısı hala okunmayı bekleyen güzel kitapların.. Onlarca şiir, yüzlerce mektup ve binlerce fotoğrafın.. Uzak ama sıcak hayallerin.. “İlk” cümlelerin.. Yani küçük güzelliklerin, minik ayrıntıların süslediği bir dünya..

Nisan 29, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 11:41 am

Nihayet tekrar bilgisayarımın başına oturabildim!!
Birkaç gündür iyi değildim pek ama şimdi, az önce annemle yaptığımız bir buçuk saatlik hoşsohbet kahvaltının yüklediği enerji var üzerimde.. İyi geldi valla..

Önce nereden başlasam olanları anlatmaya bilmiyorum.. En iyisi önce merak edilen haberden bahsetmek..

Geçen hafta aniden taşınmamaız gerektiği çıktı ortaya..Çünkü artık evdeki kişi sayısı artacak, bu haliyle bize ancak yeten evimiz küçük gelmeye başlayacaktı..Yavaş yavaş ev aramaya başladık..

Hi hiii… Hamileyim zannettiniz di mi.. Değilim :))

Evdeki kişi sayısı artacak çünkü uzun bir süre ( en azından biz yurtdışına gidene kadar, yani bir sene gibi) Ozan’ın annesini ve kardeşini bizde misafir edeceğiz.. Onur Ankara’da çalışmaya başlayacak ve kayınvalidem de köyde yanlız kalamayacağı için ( daha doğrusu biz kalmasını istemediğimiz için) onu da alacağız yanımıza..

Taşınmaktan da vazgeçtik bu arada.. Bir sene için değmeyeceğini düşündük.. Onur abisiyle sabah gidip akşam gelecek zaten.. Gündüz evde tesettür problemim olmayacak.. Haftasonundan haftasonuna da çok sıkılmayacağımı düşünüyorum.. Yaz da geldi zaten, dağ taş dolaşırız ailece 😛

Artık kayınvalidem evde olacağı için benim yarı zamanlı bir işte çalışmam da gündeme gelebilir tabii.. Uygun bir iş olursa değerlendirmeyi düşünüyorum.. Tam gün bırakamam Yusufcuğu ama yarım gün orada, sonra evde devam etmek üzere bir iş ayarlayabilirim inşaallah..

Demiştim ya, hakkımızda hayırlısı..

………………….

Zaten canım çok sıkkındı, dün de çok üzüldüm bunun üstüne..

Çoook uzaklardan bir misafirimiz gelecekti dün.. “Görüşelim inşaallah” diye kararlaştırmıştık ama bir yanlış anlaşılma oldu son mailde.. Sonra o arkadaşın internete girme imkanı olmamış, düzeltemedik durumu.. Benim yazmayı unuttuğum bir cümleye çok kırılmış olmasından korkuyorum.. Gelmediler bize..

Hazırladığım sofra boynu bükük kaldı.. Aradım aradım cevap alamadım :((
Hala haber bekliyorum ama yok.. Evlerine çoktan dönmüş olmalılar..

…………………….

Neyse ki dün annem geldi..
Moralim düzeldi biraz..

Geçen hafta sünnet için gün almaya hastaneye gittiğimizde bu hafta içine gün vereceklerini söylemişti sekreter kız.. Ben de annemi aradım ve çağırdım.. Ama ne oldu? Dün sonuçları kontrol etmiş ve “23 Mayıs..” demiş doktor!! Yani neredeyse bir ay sonra.. Anneciğim boş yere gelmiş oldu :(( O zaman kadar kalması pek mümkün görünmüyor.. Evde babam ve erkek kardeşim yanlız.. Ama ben sünnette yanımda olmasını da çok istiyordum.. Sekreterin sözüne güvenip çağırdım, keşke belli olunca haber verseymişim..

Şartları biraz zorlayıp babamı ve kardeşimi ikna etmeyi düşünüyoruz..
Ya da başka bir yerden daha erkene randevu almaya çalışacağız artık..

Şimdi anneanneli günlerin tadını çıkaralım biz :))

……………………..

Uzun süredir sık sık yazamadığımdan ve yazınca da olan biteni anlattığımdan, Yusufcukla ilgili gelişmeler hep birikti, farkındayım..

Benim küçücüğüm konuşma işini iyice ilerletmeye başladı maşaallah.. Cümlelerini sadece iki fiille kursa da ( bitti ve gitti, sadece bunları biliyor) kelime taklidi çok ilerledi.. Bugünlerde bizi gülmekten kırıp geçiren bir kelimesi var ki yazmazsam olmaz.. Geçenlerde “Hurdaciiiiii” diye bağırarak bir adam geçti bizim sokaktan.. Herzamanki gibi Yusufcuk uyandı tabii.. Ben de Ozan’a anlatıyordum bunu, adam “Hurdaciiii” diye bağırdı, benim oğlum uyandı diye.. Bizim bebiş durdu durdu, “Hurdadiiii” diye bağırmaya başladı :)) O günden beri de ne zaman “Hurdacı geçti mi?” diye sorsam hemen hurdacının taklidini yapıyor..

Başka kelimeler de öğrendi tabii.. İlki, onca hastane, muayene ve iğne deneyiminden sonra tabii ki “Adıdii” yani acıdı :(( O öyle deyince, benim de içim acıyor tabii..

Babih: balık
Ebbeh: ekmek
Bopo: evet, tahmin ettiğiniz şey :))
Bibap: kitap
Eldadili: yemekten sonra, “elhamdulillah”

Bunlar da diğerleri..

Bazı şeyleri de kelimelerle değil, hareket ya da farklı seslerle ifade ediyor..
Örneğin tavuk.. Turkcell’in tavuğu gibi bayıldığından beri, Yusuf için tavuk demek “Hiiyyğğğ” deyip başını arkaya atmak demek.. “Ben tavuk pişirdim oğlumaaa..” dediğimde hemen “hiiyğğğ” diyor bana :))

Sonraaa… Müzik, başını sallaya sallaya “Ağğğ eğğğğ iiiii” diye sesler çıkarmak.. Şarkı kelimesini de böyle ifade ediyor..

Kediye benzeyen hayvanlar “Pita”, diğerleri “App”.. Kuşlar “buh” ama örneğin penguen yine “app”.. Nasıl bir kategorizasyon yapıyor çözemedim :))

Yaramazlık yaptığında, gelip aynı benim yaptığım gibi “Hiğğhh” diyerek haber veriyor bana görmemişsem.. Geçen gün geldi “hiiğğh” dedi, etrafa baktım birşey göremedim.. Az sonra tekrar gelip yaptı aynı şeyi ve mutfağı gösterdi.. Gidip baktım, meğer fırını yakmış!! Allahtan ki yaramazlığını haber veren bir yaramaz bebişim var 😛 Yoksa kimbilir ne zaman görürdüm ben o fırını!!

…………………..

Son olarak sizi “küçük ağa”mın fotoğrafıyla baş başa bırakıyorum..

Ellerini öyle arkadan bağlamayı ben öğretmedim valla, tamamen içgüdüsel 😛

Bu lastik çizmeleri Sümeyye Amerika’dan getirmiş Yusufcuğa..
Öğrenci değşim programıyla gittiği bölge fazla yağış alan biryermiş
ve orada anne babalar bebişlerine hep bunlardan giydiriyormuş
ıslak yerlerde rahat dolaşsınlar diye..
Yusufcuk bayıldı hediyelerine.. Ben de tabii..
Hem oyuncak oldu bize hem de yazın köydeki tatilimizde giymesi için harika bir ayakkabı :))

Şimdilik hoşçakalın.. Yorumlara cevap yazamadığım için gerçekten çok üzgünüm, lütfen beni affedin.. Hepsini okuduğumda çok mutlu oluyorum gerçekten.. Ama yeni yazmakla cevap yazmak arasında kalınca tercihim tabii ki yeni yazı oluyor :)) Kendim için değil yani, sizin için 😛

Reklamlar
 

Nisan 25, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 11:53 pm
Özlediniz mi bakalım bizi?

– Eveeeeetttttttttt…
( Uydurmuyorumdur umarım :p )

Tamam o zaman, özlediğinize özleyeceğinize pişman olacağınız kadar uzun bir yazıya hazır olun dostlar..

Ah ahhh..
Bir internete bağlanabilmek uğruna geçen hafta neler geldi başıma 😛

İstanbuldan gelirken getiremediğim eşyalar arasında kendi laptopumuz da vardı.. Çantası, adaptörü, şarj aleti ve ıvır zıvırıyla yaklaşık 6 kilo olduğundan ve bu ağırlığın uçaktaki karşılığı neredeyse bilete verdiğim ücret kadar olduğundan bırakmıştım onu.. Ah ne büyük hata yapmışım!! Evde olan ve Ozan’ın şirketinin verdiği laptopa güvenmiştim ben.. Nereden bilebilirdim ki onun benim için fazla karmaşık ve üst seviyeden bir bilgisayar olduğunu.. XP değil de Vista yüklendiği için kullanımın farklılaşacağını.. O bir şirket bilgisayarı olduğu için farklı bir ağ ve güvenlik sistemine sahip olduğıunu..vs vs..

Evdeki modemi yükledim ve ilk başta internete de bağlandım aslında.. Uçuş sonrası yazıyı o gece yazmıştım.. Ama ne olduysa ondan sonra oldu.. Bilgisayar kendi otomatik güncelleştirmelerini yaptı, ben antivirüs programlarını yükledim vee.. İnternet bağlantısı gitti.. Bilgisayar modemi tanımadı ondan sonra! Neredeyse dörde kadar oturdum o gece ama cıkk.. Ertesi gün Telekom’u arayıp defalarca taciz ettim 😛 Sorunun bağlantıdan değil benden kaynaklandığını söylediler ve “Bilgisayar modemi görmüyor, değiştirin..” dediler..

Tamam değiştirelim..

Cumartesi günü Yusufcuğu kucakladığım gibi Kızılay’da aldım soluğu.. Babamızın akşama kadar işi vardı, “Siz oyalanın ben dönüşte alırım.” dedi.. Çok da iyi oldu çünkü hava harikaydı o gün ve evde kalsak patlardık Yusufcukla sıkıntıdan, eminim..

Kızılay’a varır varmaz ilk işim bir modem almak oldu tabii.. Sorunumu anlatınca mağazadaki görevli bana çevirmeli bağlantı sağlayan modemlerin son sürüm Vista yüklü bilgisayarlarda çalışmadığını, wireless ( kablosuz) bir modem almam gerektiğini söyledi. Beğendim, aldım bir tane eli mahkum :(( Neyse, akşama internetime kavuşmuş olacağım sevinciyle oğlumla günün tadını çıkarmaya başladık..

Gezdik, dolaştık, kuşları kedileri sevdik.. Yusufcuk herkese cilveler yaptı.. Bu kadar enerji kaybedince de hemen karnımızı doyurmamız gerekti tabii :)) Yakındaki bir fast fooda girdik, bir çocuk menüsü aldım.. Uzun süre fix bunu yiyeceğim sanırım..

Yemeğimizi yedik, gezebileceğimiz heryeri gezdik ama hem akşama daha çok vakit vardı
hem de Yusufcuk sabahın sekizinden beri uyumamıştı!! Hem Meşrutiyeti hem de Ziya Gökalp Caddesini baştan aşağı turladım iki kere.. En sonunda sızdı kaldı pusetinde elinde balonuyla :))

İşte bu, tam da hayalini kurduğum şeydi..
Hemen Mado’ya girdim.. Köşede bir yere geçtim ve Yusufcuk uyurken
bir yandan dondurmamı yedim bir yandan da ilk uçuştan aklımda kalan notları kağıda geçirdim..

Bir saat kadar sonra Ozan bizi aldı ve eve döndük ama beni bir sürpriz bekliyordu.. Bu son model ve diğerlerine göre oldukça pahalı olan modem de bir türlü kurulmuyordu bilgisayara! İki gün de onunla uğraştım.. Kendi kendime ayarlarını değiştirdim bilgisayarın ama beceremedim.. Hatta daha da karmaşıklaştırdım işleri!!

Neyse ki ertesi günü Ozan’ın zoruyla (!) dışarda geçirdik ve ben bütün gün bilgisayar başında oturmadım..

Pazar günü neredeyse tüm gün Ozan’ın deyimiyle dağları taşları gezdik, terimsel deyimiyle tracking yaptık :)) Yusufcuk kuruldu babasının kucağına tahta oturur gibi, rahatı gayet yerindeydi..

Yusufcuk önde koşarken biz arkada onu kovalarken cidden dağları taşları dolaştık..
Ben Ozan’a “Ölüyoruummmm” dediğimde, Ankara çoooook gerilerde kalmıştı!!

Manzara enfesti ama..
Burada oturup hem dinlendik hem de birşeyler yedik..
Tertemiz havayı içimize çektikçe yorulduğumuza değdi sanki..

Az ilerde de bir pınar vardı..
Oradan da buz gibi su içtik..

Yusufcuk cuppik cuppik o sularla oynamak için çok ağladı ama bırakmadım :((
Yanımda sadece bir takım yedek kıyafet vardı çünkü ve daha uzuuuun bir dönüş yolu bizi bekliyordu..

Her otu, böceği, dalı, taşı, toprağı, kum zerresini kurcalayıp keşfeden Yusufcuk :))
Yusufcuk ceketinin kapşonunu başına örttürmeyince ben de yanımdaki küçük bir tülbenti bağladım başına.. Güneş çok yakıyordu çünkü..

Çok sever umuduyla yanına götürdüğüm ama çok korktuğu kaplumbağa..

Ormancı amcaların odun ateşinde çayı..

Bir bardakcık bile içemedim, aklımda kaldı valla..
Bir daha karşılaşırsak hiç utanmadan isteyeceğim yemin ederim..

Sabah bizimle kalkıp akşama kadar hiç uyumayan Yusufcuğun,
günün sonundaki hali..


Ama hiç dalga geçmeyeyim çocukla, eve geldiğimde ben de salonda oturduğum yerde geçmişim kendimden!! Saatlerce yürüdük resmen.. Düz yoldan da değil, bir in bir çık küçücük patikaları.. Gezerken güzel de sonrası çok acı verici olabiliyor 😛

Ozan biz oğlumla uyurken alışverişe gitmiş o akşam.. Sabah Yusufcuğun hayvan sevgisinden bahsederken balık almaktan falan bahsetmiştik.. Dayanamamış iki küçük balığı kapmış gelmiş hemen oğluşuna :)) Artık bizim de balıklarımız var, duyurulur.. Gerçi ömürleri ne kadar olur bilemem.. Öyle ecelleriyle rahat rahat ölebileceklerini de sanmıyorum Yusufcuk dolayısıyla.. Daha şimdiden iki büyük tehlike atlattılar zaten.. Vitrinin üstündeki yeni yerlerinde tepeden tepeden bakıyorlar bize :))

Ozan verdiğim tatlı tombiş balık siparişlerini es geçip neden bu iki solucan kılıklı balığı aldı bilmiyorum 😛

Dişi olanın adını “solly” erkek olanın adını da “solly can” koydum ben de..

Akvaryumumuz da içinde iki su bitkisi bulunan bir vazodan oluşuyor.. Nasıl ama, farklı olsun biraz di mi?

Neyse… Gelelim bizim modeme..

Pazartesi sabah gözümü açar açmaz yine oturdum bilgisayar başına.. Deneyip deneyip kurmayı başaramayınca laptopu, modemi, Yusufcuğu ve kocaman çantamızı yüklenip gittim modemi aldığım yere.. Orada baktılar, gerçekten de tanımıyor bilgisayar modemi.. Ethetnet kablosu bağlı ama görmüyor işte! Beni bir bilgisayarcıya yönlendirdiler ama sorun olursa yine gelmemi söylediler.. Servise gittim, baktılar ama evden internete bağlandığım telefon hattına bağlanamadıkları için tam olarak kurulumu yapamadılar yine.. Tarif ettiler bana ve çaresiz geri döndüm :(( Deneyip deneyip Telekomu aradım, telefonda kardeşimin teknik bilgilerini sömürdüm dakiklarca ama nafile.. Modemi parçalamamak için zor tuttum kendimi..

Salı günü hala internete bağlanamamış ve artık krize girmiş halimle modemi aldığım yere gittim ve geri verdim wireless modemi.. Anneciki beklemeye ve kendi laptopum gelince evdeki modemle bağlanmaya karar verdim..

Ama kardeşim sağolsun, diğer modemi kurmaya çalışırken bir tüyo vermişti bana.. Yüklediğim antivirüs programlarının modemi bloke edebileceğini, onları silip denememi söylemişti.. Öyle yaptığım halde kablosuz olanı yine de kuramadım ama bu gece aklıma eski modemi tekrar denemek geldi.. Veeee ollleeyyyyyyyy.. En sonunda bağlanmayı başardım işte :)) Emektar modemim kurtardı yine beni.. Ne demişler, ne varsa eskilerde var işte 😛

Yanlız bu süreçte şunu farkettim.. Ben gerçekten bağımlısı olmuşum bu internetin!!

Kendimi internet olmadan eksik hissetmem, olmasa sanki yaşayamayacak gibi olmam hiç normal değil di mi?

…………………………..

Gelelim Çarşambaya..

23 Nisan’ı babamızın şirketten arkadaşları ve eşleriyle Mavi Göl’e giderek kutlamaya karar vermiştik biz.. Bebelere bayram pikniği yaptık yani :))

Mavi Göl..
Ama gittiğimiz gün hava çok kapalıydı ve maviden ziyade griydi koca göl..


Sabah evden çıkmadan Yusufcuk hafif ateşli gibi ve keyifsizdi aslında ama hava iyi olduğu için ve belki de koşup oynarken kendini daha iyi hisseder diye gitmeye karar verdik.. Kendisinden on ay büyük Ahmet Aydınla doyasıya oynadı Yusufcuk.. Parktaki tüm oyuncakları eskittiler birlikte.. Ne kendileri yemek yediler ne bize yedirdiler.. Onları zaptetmeye çalışmaktan iki lafın belini kıramadık hanımlarla 😛

Günün sonuna kadar birşeyi yoktu aslında Yusufcuğun ama ikindiye doğru yorgunluğun da etkisiyle iyice keyifsizleşmeye ve halsizleşmeye başladı.. Biz eve dönmek istediğimiz söyledik ve Yusufcuk yolda sızdı kucağımda herzamanki gibi.. Artık huyu bu.. Sabah kaçta kalkmış olursa olsun, ne kadar uykusu gelirse gelsin eğer dışardaysak geri dönene kadar tutuyor kendini.. Gözleri baygınlaşıyor, yine de direniyor uyumamak için..

Eve gelince yatağına yatırdığımda uyanır normalde ama o gün uyanmadı.. Sadece arada bir kere emerek tam iki buçuk saat uyudu!! En sonunda Ozan’a “Ben gidip uyandıracağım bu çocuğu..” dedim.. Hiç normal gelmedi bana çünkü o kadar uzun uyuması.. Ve uyandığında da haksız olmadığımı gördüm.. Ateşi çok yükselmiş ve emmek istemesine rağmen yine rahat nefes alamadığı için ememiyordu Yusufcuk.. Babiş bizi arabayla acile götürdü hemen.. Biz ciğerlerinde mi birşey var yine diye korktuk ama değilmiş elhamdülillah.. Ağır bir grip geçiriyormuş sadece.. Burnu ve genzi tamamen tıkandığı için de rahat nefes alamıyormuş..

Ertesi gün -yani dün- hem kendi doktoru görmek istediği için hastaneye götürdük Yusufcuğu hem de gitmişken sünnet için gün alalım dedik.. Önce muayene oldu ve bir gece önce acilde olduğu gibi yine çığlık çığlığa hastaneyi ayağa kaldırdı Yusufcuk.. Artık o kadar iyi tanıyor ki doktor kıyafetini ve o kadar iyi anlıyor ki muayene olacağını, daha yanına yaklaşırlarken ağlamaya başlıyor.. Yapılan da sadece kulak, boğaz kontrolü ve ciğer dinleme.. Acı verici hiçbir şey yok! Korkuyor sanırım..

Neyse, Neşe hanım da “Ciğeri temiz, gribi ağır geçiriyor.” deyince ben ona bunun yaklaşık beş haftada Yusufcuğun üçüncü ağır hastalığının olduğunu söyledim, normal olup olmadığını sordum.. Bünyesi mi zayıf acaba, yapabileceğim birşey var mı şeklinde sorular var kafamda çünkü.. Gayet normal olduğunu, geçiş mevsimlerinde özellikle de parkta, oyun alanlarında oynayan, yabancılarla temas eden çocukların bundan etkilenmemesinin mümkün olmadığını söyledi.. İçim rahatladı biraz..

Sonra yandaki hastaneye geçtik (çocuk hastanesi) ve sünnet için gün almak istediğmizi söyledik.. Önce muayene ettiler Yusufcuğu ve sonra daha da kötüsü kan aldılar!! Sünnet genel anesteziyle yapılacak çünkü ve bazı testler istedi doktor.. Kan alma sahnesini bir cümleyle özetlemek gerekirse.. Babası, annesi, bir hastabakıcı ve bir de hemşire tarafından sıkı sıkı tutulmasına rağmen yine de balık gibi çırpınan ve kanı tüpün dışına akıtmayı başaran bir bebek !!

Çıkışta Ozan bana aynen şöyle dedi: “İyi ki genel ansteziyle yapılacak sünnet.. Yoksa Yusufcuğu sünnet etmek asla mümkün olmazdı..”

Şimdilik bizde durumlar böyle teyzelerimiz..

Melek kuşum hala hasta biraz.. Testler Pazartesi belli olacak ve büyük ihtimalle de haftaya sünnet için gün verecekler.. Annem gelecek inşaallah Pazartesi günü ve Yusufcuğa bir de sünnet kyafeti almayı düşünüyorum o gün.. Düğün vs. yapmayacağız ama yine de giysin, hatıra olarak saklansın istiyorum inşaallah.. Tabii size de fotoğraflarımızı koyarız şöyle şapkalı şapkalı :))

Saat üçe geldiğinden ben artık yatmalıyım!!
Ama anlatacaklarım bitti sanmayın.. Esas haberi sakladım.. Uzun uzun yazmam lazım çünkü..

Rabbim hepimize hakkımızda hayırlı olan şeyleri yaşamayı nasip etsin diyorum ve yatmaya gidiyorum, tamam mı :))

 

Nisan 21, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 12:26 pm

Arkadaşlar, teknik bir problemim var ve maalesef evden internete bağlanamıyorum..
Wireless bir modem aldım ama kurmayı başaramadım :((
En kısa zamanda geri dönmeyi umuyorum..

Ama bendeki engin teknik bilgiyle ne kadar kısa sürer, onu hiiiiç bilmiyorum..

Şimdilik hoşçakalın..

 

Nisan 17, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 12:01 am

Hep ama hep uçmak istiyorum!!

Şaka değil, gayet ciddiyim.. Uçaktan indiğimden beri en yoğun hissettiğim duygu bu :)) Bir de tabii Yusufcukla şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz ve hepsinde de anamdan doğduğuma bin pişman olduğum otobüs yolculukları için hayıflanma..

Salı günü sağ salim, düşmeden, korkmadan, “Lost” olmadan evimize vardık çok şükür.. “Lost” olma deyimi anneme ait :)) Yola çıkmadan iki gece önce tevafuken Lost’un ilk bölümüne rastladım televizyonda ve annemle izledik geceyarısı!! Ben biraz fazla dehşete kapılmış olmalıyım ki annem bir ara “Her uçağa binen Lost olacak değil ya kızım, korkma..” dedi.. Gülmekten kaç sahne kaçırdım :)) Oysa ben korktuğumdan değil, şimdiye kadar izlemediğim bu muhteşem dizi çok hoşuma gittiğinden kıpırdamadan izliyordum.. Düzenimi bir oturtayım, hemen geçmiş sezonları izleyeceğim inşaallah.. Oh bee, sonunda izlemeye değer bir dizi buldum :))

Pazartesi akşamını bir yanımda valiz, bir yanımda kabine alacağım kol çantam -daha doğrusu küçük çaplı valizim :P- bir yanda da dijital tartıyla geçirdim.. Uçakta taşınabilecek eşya ağırlığı sınırlı olduğundan valizi yerleştirmek çok zor oldu benim için.. Eşyaları yerleştir, tart, fazla oldu, çıkart, birazını ele, bir daha tart, yine olmadı tekrar boşalt, başka bir kombinasyon dene.. derken kafayı yedim!! Annem dakikalarca güldü bana.. Nasıl olsa yine otobüsle dönerim zannıyla bizim evin yaklaşık yarısını İstanbul’a taşıdığımdan bazı eşyalarımızı getiremedim! Bunlara Minel teyzesinin Yusufcuğun alerjisi için gitmeden bir gün önce bize verdiği halis zeytinyağı da dahil.. Neyse ki annemler bir ay sonra bize gelecek ( Yusufcuk sünnet olacak inşaallah ) ve orada bıraktığım eşyalarla dolu bir poşetin yanısıra yağımızı da getirecekler.. Çok teşekkürler Minelcim, çok düşüncelisin..

Gece ikibuçukta yatmama rağmen, uçacağımız sabah sekize çeyrek kala uyandım, daha alarm çalmadan! Yusufcuğu da uyandırdım ki, biraz oynasın, yorulsun, havaalanında ya da uçakta uyusun.. Çok kötüyüm biliyorum, hi hiii :))

Uçağın kalkmasına birbuçuk saat kala havaalanındaydık.. Bu acemiliğime geldi, bir daha asla o kadar erken gitmeyeceğim.. “Chekc-in”den bagaj vermeye, beklemeden uçağa binmeye kadar herşeyi ilk defa yapacağım için oldukça erken gitmeyi tercih ettim.. Babam beni bıraktığında bir valiz (Allahtan ki tekerlekli ve çekmeliydi), bir koca kol çantası ve bir de Yusufcuk vardı kontrol etmem gereken!! Neyse ki gişede uçuş kartımı verip valizi aldılar hemen.. “Şimdi ne yapacağım?” dedim, “Sadece bekleyeceksiniz..” dediler.. Ve bunu duyduğumda geleli daha beş dakika olmuştu..

Yusufcukla birbuçuk saat.. Havaalanında ve yanlız!!

Ama çok eğlendik.. Hiç de tahmin ettiğim gibi zor ve ters gitmedi işler.. Rabbim çok yardım etti.. Ne korktum ne de heyecanlandım.. Oğlumla geze geze, oynaya oynaya uçağı bekledik, sonra da kuşlar gibi uçup evimize geldik çok şükür..

Havaalanından Yusufcuk manzaraları..

Bekleme süresi çok uzun olunca, bir ara kafeye oturmaya yeltendim ama Yusufcuk buna asla razı değildi.. Daha havaalanını arkasındaki koridoru görmemiş ve oradaki yer döşemelerini ellememişti 😛 Yeniden keşfe çıktık.. Tüm koridor ve bölümleri dolaştık.. Bu arada da bir anons yapılıyor, “Saat 11:40 Erzurum uçağına binecek yolcular güvenlik kontrolüne gitsin.. vs” diye, ben hiç oralı olmuyorum.. Meğer o bizim uçakmış! Ankara aktarmalı Erzurum uçağı.. Neyse ki uçuş tablosunda uçağın koduna baktım ve gişeye sormayı akıl ettim.. Koştura koştura bekleme salonuna gittik.. Aksi halde, havaalanına bir buçuk saat önce gelip de uçağı kaçırmayı başaran ilk kişi ben olabilirdim 😛

Biz koştuk koşmasına da saat daha onbirdi.. Bekleme salonuna neden o kadar erken aldılar, anlamadım.. Yirmi dakika kadar da orada bekledik.. Tabii boş durmadı Yusufcuk.. Beş altı yaşlarındaki bir çocukla oyuncak kavgasına yeltendi, sonra da üç kızı gözüne kestirip “abyaaa” hitaplarıyla onları kendinden geçirdi :)) Severken az daha bitirecekti o ablalar çocuğumu..

Biraz daha bekledikten sonra nihayet uçağa biniş anonsu yapıldı..
Uçağa binince ilk anda hayal kırıklığı yaşadım biraz.. Ben daha büyük birşey bekliyordum 😛 Hostes yerimizi gösterdi ve oturduk.. Çok şükür ki cam kenarındaydım.. İzleyerek uçmak bambaşka, koridor tarafında olsam korkabilirdim belki.. Ben hayretten korkmaya fırsat bulamadım çünkü dışarıyı izlerken..

Yusufcuk, uçağa biniş anında, merdivenlerde motorun sesinden biraz tedirgin olsa da onun haricinde pek birşey anlamadı sanırım.. Onun derdi daha çok “Bu koltuğun kenarına nasıl tırmanırım?, Öne doğru geçmeye çalışsam annem bırakır mı? Peki acaba bu tavandaki kutuların içinde ne var?” şeklindeydi :)) Ben kemerimi bağladım, hostes minik bir kemerle oğluşumu da bana bağladı ve heyecanla kalkışı beklemeye başladım..

Yusufcuk hastalığını yeni atlattığı için ve uçağa binmenin bebeklerde orta kulak iltihabını tetiklediğini bildiğim için yola çıkmadan doktorumuzu aramıştım.. “Kalkış ve inişte mutlaka emzirmenizi tavsiye ederim..” dedi bana.. Böylece basınç değişikliğinden pek etkilenmiyorlarmış.. Ben de kulağımda problem olmasın diye uçuş boyunca sakız çiğnedim zaten :))

Sabah çok erken kalkan ve tüm enerjisini havaalanı keşfine harcayan Yusufcuk uçağın kalkmasını bile beklemeden “memeeeğğ” diye tutturunca hemen emzirmek zorunda kaldım ama uzun süre emdiği için kalkışta da emmiş oldu çok şükür.. Emerken de kucağımda uyudu kaldı zaten.. İyi ki uyudu ama.. Yoksa onunla uğraşmaktan ilk uçuşun keyfini çıkaramayacak, az önce beni havaalanına getiren yolların benden uzaklaşa uzaklaşa incecik bir ipe dönüşmesini izleyemeyecek, ardımda bıraktığım şehrin koca bir krokiye dönüşmesine tanık olamayacaktım..

İstanbul’u bu şekilde görmek kesinlikle muhteşemdi..

Ama daha da heyecan verici olan, bulutların bile üzerinde olduğumuz andı..

Kendimi bir ara, uzaktan küçük buzulların göründüğü kocaman bir okyanusta hissettim..
O eşsiz maviliğin içinde, bambaşka bir boyutta gibiydim..


Uçağa binmeyen herkese, en azından bir kere bu benzersiz hissi yaşamalarını tavsiye diyorum.. Harikaymış gerçekten.. İnsan zamanı bile farklı algılıyor sanki uçarken..

……………………………

Gelelim İstanbuldaki son iki günümüze..

O kadar yoğun geçti ki son iki günümüz, Yusufcuk da ben de bugün ancak kendimize gelebildik o temponun ardından.. Yusufcuk bugün iki kere öğlen uykusu uyudu hatta, düşünün artık :)) Tabii ben de onunla uyudum, olllleeyyyy… Dün dinlenememiştim çünkü hiç.. Ev harika ötesi bir haldeydi!! On iki gündür süpürülmemiş “tozhane”mi süpürdüm önce.. Sonra birikmiş çamaşırları hallettim sırayla.. Ve sonra da Ozan tarafından arkasını bile göstermeyecek şekilde tezgaha istiflenmiş bulaşıklara giriştim!! Bulaşık makinası var evde ama Ozan bunun sadece benim kullanımıma açık olduğunu zannediyor galiba :)) Bir ara konuşalım bu meseleyi 😛

Neyse, konu saptı..

Pazar günü karşıya geçtik ve tüm günü kardeşimin evinde geçirdik.. Tombiş yanaklı “Miğtaa”mı doya doya öptüm, biraz da depolama yaptım.. Özledikçe hatırlayıp gülümsemek için :))

Pazartesi ise sabah erkenden kalkıp hazırlandık Yusufcukla.. İki büyük randevumuz vardı çünkü :)) İlk olarak üniversiteden arkadaşlarımla buluştum.. Her ikisi de benden bir sonraki dönemden aslında ama çok severdik birbirimizi.. 3-4 sene sonra ilk yüzyüze görüşmemizdi bu.. Hilal hamile olduğu için dışarda görüşmek yerine onun evine gittik Nur Sümeyye’yle beraber..

Giderken Hilal’e götürdüğüm hediyelerden biri, benim şu meşhur bez kitaplardan birtanesiydi. Doğacak kızı için almıştım.. Kitabın adı “Küçük Ayşe Evde”ydi.. Gidince, onların da kızları için Ayşe ismini düşündüklerini öğrendim.. Çok güzel bir tevafuk oldu ve Hilal çok duygulandı..

Yusufcuk o gün tam performanstı yine maşaallah.. “Burası yeni gelin evi, yazıktır, günahtır, dağıtmayalım..” demedi hiç.. Altını üstüne getirdi ortalığın! Vitrini açmasın diye önüne çektiğimiz berjeri bile ittire ittire çekip karıştırabildiği kadar karıştırdı heryeri..

Hilallerden ayrıldıktan sonra eski işyerime gittik oğluşumla.. Fetiş teyzemizle (nam-ı asıl, Fethiye) buluşup karşıya geçecektik çünkü.. Sabriş abla (nam-ı asıl Sabriye) bizi bekliyordu orada.. Köprü trafiğine kalmadan hemen yola çıktık ve Cevahir’de Sabriye ablayla buluştuk.. Oraya hiç gitmemiştim, iyi oldu benim için ama bir kere daha anladım ki çocuklarla dışarda buluşmak çok zor oluyor!! Ben Sabriye ablaya zahmet olmasın, ona gidersek hazırlık yapar diye dışarda buluşma konusunda ısrar etmiştim ama sonuçta yine onun evine gitmek zorunda kaldık yemekten sonra.. Neremize gittiğini anlamadığımız yemeklerimiz bile zor bitirdik çünkü Yusufcuk ve Atike sayesinde!!

En rahat olduğumuz anlar, namaz kılmak için mescide indiğimiz anlardı..
Bebeler istediği gibi koşturdu, biz de biraz kafa dinledik :))

Yusufcuk ne kendi yemek yedi ne de bana yedirdi o akşam.. Fethiyecim de acıdı halime, oradaki uğur böceği şeklindeki küçük trene bindirdi Yusufcuğu.. Ben de rahat rahat yemeğimi yedim.. Yanlız bir kereyle doymadı Yusufcuk, tekrar tekrar binmek istedi.. Fetişimin bütün parası da bu böcük treni işletenlere gitti :))

Sabriş ablanın evine geçip içtiğimiz çayın ardından eve doğru yola koyulduk.. Daha sonra benim için gece, yukarıda anlattığım ölçme tartma eylemleriyle geçti zaten :))

Elhamdülillah çok güzel bir tatildi.. En kısa zamanda yine uçmak istiyorum, İstanbul’a uçmak istiyorum :))

 

Nisan 12, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 8:51 pm

Ne gündü ama..

Bol karmaşalı, biraz ağlamalı, çok keyifli bir gün geçireceğimizi az çok tahmin ediyordum ama daha da fazlası çıktı :))

Blog dünyası blog dünyası olalı böyle buluşma görmedi 😛

Aslında uyumam lazım ama biliyorum şimdi yazmazsam bir daha yazamam belki.. Yarın kardeşime gideceğiz, tüm gün orada geçecek ve Pazartesi günü de üç randevum daha var 😛 Salı günü ise, uçma – ya da uçamama- macerası :))

Sevgili Sühendan‘a teşekkür ediyorum öncelikle.. Çok güzel ağırladı bizi..Hem misafirperverliğin için hem de yüreğinin güzelliği için teşekkürler canım.. Çok güzel bir gün geçirdik hepberaber.. Ben çok mutlu oldum gelebildiğime..

Peki kadroda kimler vardı?

-Öncelikle evin büyük ve bence çok akıllı oğlu Enes..

-Evin küçük kuşu Emin.. Çok güleç ve çooook tatlı bir bebek maşaallah..

-Aysun’un tombiş motorcu bebeği Berk :)) Daha masa hazırlanmadan mutfakta bir poğaçayı mideye indirdi maşaallah.. Ondan sonra da annesi ne verdiyse.. Bir ara Aysun’un “Ama oğlum bugün çok yedin yaa, hayır..” dediğini duydum!!

-Zeynep’in tatlış oğlu Ahmet Melih..
Bir de kardeşi vardı aramızda ama o daha anneciğinin karnında beş aylık bir bebiş :))

-Minel teyzenin sarı civcivi Orhan Kerem,

Hacer’in kuzucuğu,

-Günün tek prensesi Erva..
Kıvır kıvır saçlarına hepimiz bayıldık, maşaallah..

-Küçük panter Talha.. Niye mi küçük panter? O bir sır 😛

-Veee… Emine teyzesinin yaptığı renk renk kurabiyeleri bayıla bayıla yiyen Yusufcuk.. Sanırım üç taneyi bitirdi, sonra paketi sakladım! Gıda boyası vardı kurabiyelerde ve Yusufcuğun alerjisi olabileceği için yaptım bunu maalesef.. Bıraksam en az üç tane daha yerdi galiba..

Bebişi yok daha ama kendisi aramızdaydı.. Seda teyzemizi unutmayalım :))


Herkese teşekkürler.. Çok mutlu olduk hepinizi tanıdığımıza..
Biz de Ankara’ya bekleriz :))
İyi geceleeerrrrrr..

 

Nisan 11, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 8:41 am

Dua eden herkese çoooooook teşekkürler diyerek başlayalım önce..

Yusufcuk biraz daha iyi.. En azından solunum problemi kalmadı.. Hala çok derinden öksürse ve bu benim içimi acıtsa da afacanlık performansı yerine gelmeye başladı.. Bu sanırım iyileştiğine işaret :)) Ama hala buluşmaya gidip gitmeme konusunda kararsızım.. Diğer bebeklere bulaşma ihtimali var mı acaba? Beni tek düşündüren mesele bu..

Ayrıca ben de tam anlamıyla facia durumdayım.. Zaten ağır alerjik bir bünyeye sahip olan ben, henüz polen ve ot-böcek meselesini halledememişken bir de kedi sebebiyle darbe yedim 😛 Hayvandan köşe bucak kaçsam ve aynı odada bile durmasam da o tüyler bana yapacağını yapıyor her gelişte.. Önceden kullandığım alerji ilacını da şimdi emzirdiğim için içemiyorum.. Silmekten kenarları aşınan ve kızaran burnum cayır cayır yanıyor! Genzim ve kulaklarım kaşınıyor.. Gözlerim yaşarıp duruyor! Dün gece hiç uyumadım.. Yusufcuk öksürdükçe uyandı ve uyandıkça emdi.. O uyuduğu sırada da ben hapşırık krizimi atlatmakla meşguldüm! ( Ard arda 20-30 kere hapşırma kapasitesi olan bir insan tanıdınız mı hiç 😛 ) Yusufcuk hastaneye yattığında dudağımda çıkan kocaman uçuk da buna eklenince.. Ara ara ağlama isteği geliyor içime!

İnşaallah Yusufcuk yarın daha iyi olur ve ben de biraz normalleşirim 😛
Doktoru arayıp bulaşma meselesini soracağım ve bir sakınca yoksa otobüste uyuya uyuya Üsküdar’a gitmeye düşünüyorum Yusufcukla.. Sevgili Sühendan bir haftadır hazırlık yapıyor bizi ağırlamak için, eminim..

 

Nisan 9, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 2:17 pm

Yusufcuk hastanede geçirdiği bir günün ardından, vurulduğu iğneye, aldığı buhara rağmen sabahtan beri rahatlamayan nefesi için belki de duaya ihtiyaç duyuyordur değil mi?

………….

Gece, sabaha karşı acaip bir hırıltıyla uyandı Yusufcuk.. Cayır cayır da yanıyordu yine.. Oysa daha bir iki saat kadar önce kalkıp emdiğinde bile hiçbir belirti yoktu.. Tıpkı gece yatmadan önce olmadığı gibi..

Solunum sıkıntısı olduğunu farkettiğimde hemen annemin yanına koştum.. Yusufcuk korktuğu için ağlıyor, ağladıkça da daha çok tıkanıyordu nefesi.. Elimiz ayağımıza dolandı.. Sakinleştirmeye çalıştık ama pek beceremedik galiba! En sonunda kedi geldi aklımıza, hemen yattığı yerden kaldırdık hayvanı.. Onu severken biraz sakinleşti ve nefesi düzelmeye başladı.. Üç kere ağlatmadan ateş düşürücü içirmeye çalıştık ama nafile.. En sonunda yine tıkanana kadar ağladı :((

Biraz kedi, biraz anne şefkati katılmış süt, derken uyudu kaldı kucağımda halsiz halsiz.. O uyanınca babamla hazırlandık ve hemen yakınımızdaki bir hastaneye götürdük Yusufcuğu..

Doktor ciğerlerinde fazla hırıltı olduğunu söyledi ve “Önce kan aldıralım sonra da ciğer filmi çektirin.. Bunlar bitince de acile inin, iğnesini vursunlar ve hemen buhar verilmeye başlansın, nefesi açılsın biraz!” dedi..

Kan aldırma ve sonra da “yine benzer birşey yapacaklar” korkusuyla Yusufcuğun asla masaya yatmak istemediği akciğer filmi çekme detaylarını anlatmak istemiyorum.. Fazla “ıslak” ve sesi kısılmış bir bebenin “yetmeyen” çığlıklarıyla doluydu..
Sonradan okuyup tekrar hatırlamak istemiyorum :((

İşlemler tamamlandıktan ve Yusufcuk biraz emip sakinleştikten sonra buhar odasına indik.. Yusufcuk buhar almayı önce reddetse ve buharı solumamak için ağzını sıkı sıkı kapatsa da sonra “bir sana bir bana” oyununu keşfettik.. Ben de nasiplendim soğuk buhardan..

Solunum güçlüğü çeken bebeklere yoğun soğuk buhar verildiğini de bugün öğrenmiş olduk, yaşayarak :(( Bir süre buhar veriliyor, sonra bir süre beklenip tekrar başlanıyor.. Biz üç kere aldık ve arada bir de iğne yediğimiz için oldukça zor geçti aslında.. Çok kısa bir süre uyudu Yusufcuk ama onun dışında hep yataktan kaçmaya çalışmakla meşguldu o halsiz canıyla! Elimizde buhar makinesinin hortumu, buharı ağzına denk getirmeye çalışıp durduk biz de..

İkindiye doğru, buhar verme işlemi bitince, kan ve grafi sonuçlarını alıp doktorun yanına çıktım..
Benim zannettiğim gibi alerjik bir durum olmadığını – ben kedi alerjisi zannettim bir anda başlayınca- Yusufcuğun ağır bir larenjit ( ses telleri iltihaplanması) geçirdiğini ve bunun da göğsüne indiğini söyledi doktor.. Şişe şişe ilaç yazdı ve bir hafta sonra ciğerlerinin mutlaka tekrar dinlenmesi gerektiğini söyleyip bizi eve gönderdi..

Şimdi uyuyor meleğim.. Dayısına nazlanıp “çorba içmicem, illa ilaç içicem!” eyleminden sonra emerken uyudu kaldı yine.. Hastanede kan alınırken de hep “dedeee, dedeee” diye ağladı miniğim.. Kulağımda çınlıyor..
Ama şimdi ağlasa da ağlar gibi görünüyor, ses çıkmıyor Yusufcuktan.. Tamamen kısıldı sesi.. Birşeyler yiyip ilaçları düzenli içmeyi başarırsa belki iyileşir çabucak ama bunu yapabilir miyiz tam emin değilim..

( Hayat bu işte.. Oysa bugün üniversiteden arkadaşım Elif’e gidecektik biz anne-oğul.. Gülüp eğlenecektik! “Plan yapmaaa…” diye uyarılar geliyor yine, anlaşıldı..
Tamam yapmıyorum..)