KUAYBE’NİN DÜNYASI..

Minik melek Yusufcuğun.. Birkaç güzel kelebeğin.. Renk renk yünlerin.. Çikolatalı kurabiyelerin.. Bazısı okunmuş, satır altları çizilmiş, bazısı hala okunmayı bekleyen güzel kitapların.. Onlarca şiir, yüzlerce mektup ve binlerce fotoğrafın.. Uzak ama sıcak hayallerin.. “İlk” cümlelerin.. Yani küçük güzelliklerin, minik ayrıntıların süslediği bir dünya..

Mart 29, 2008

Filed under: ilk kelimeler,mutluluk,tarif defteri,Yusufcuk — Kuaybe @ 2:33 pm

Bugünlerde günün en sevdiğim anları, öğleden sonralar..

Yusufcuğa yemeğini yediriyorum, altını değiştiriyorum ve biraz oynaması için bırakıyorum.. Sonra bakıyorum hafiften hafiften esnemeye başlıyor.. Biraz duruluyor, düşüyor sanki temposu.. Anlıyorum uykusunun geldiğini.. Az sonra da yanıma gelip serçe parmağımdan yatakodasına çekiyor beni ve şirin şirin “Nenniğğğğ” demeye başlıyor!

Şimdiye kadar hep hayalini kurduğum bir manzara bu.. Uykusu geliyor ve kendi rızasıyla uyumak istiyor bebişim :)) Gerçi hala kendi kendine uyumayı öğrenebilmiş değil, süte bağımlı ama olsun.. Bu da bir gelişme..

Yavruşu emzirirken genelde ben de uyuyup kalıyorum yanında.. İşte bu kısım, günü şekerlendiren, ballandıran kısım :)) Nasıl tatlı geliyor o uyku anlatamam.. Kendimi şarj edilmiş pil gibi hissediyorum uyandığımda :))

Ama daha da güzeli, uyandığımız ilk dakikalar..

Hafif terli, biraz mahmur ama inadına şirin oluyor Yusufcuk.. Ben o ne yapacak diye gözümü kısıp uyuyor numarası yaparak bakıyorum, uyandırmak için üst üste heyecanlı heyecanlı “anniğğ, anniğğ, anniğğ” diye diye öpüyor beni.. Uyanıyorum, sarılışıp koklaşıyoruz.. Yatağın içinde doğrulup sevgi seansımızı gerçekleştiriyoruz :)) Sonra sıra ayna faslına geliyor.. Bizim dolabımız yatağımızın tam karşısında olduğu için ve kapakları ayna olduğu için çok eğlenceli oluyor bu iş.. Birlikte yastıklara sırtımız dayayıp oturuyoruz ve Yusufcuk başlıyor bana “beğbee” yi göstermeye.. Arada sarılıyor, aynaya bakıp kendisinin bana sarılımş görüntüsünü görünce “Ayyyy” diyor :))

Her saniyesini hafızama kazımak istercesine,
iyice keyfini çıkartıyorum bu dakikaların..
Tadı başka hiçbirşeyde yok çünkü bunun..
Hele o yeni uyanmış bebe kokusu!
Vargücümle içime çeksem de
doyamıyorum…

………………….

Gelelim yeni kelimelerimize..

Farkındayım, bugünlerde konuşma çalışmalarını hızlandırdı Yusufcuk.. Bana sadece kaydetmek kalıyor.. Bu tatlış kelimeleri unutmak istemiyorum.. Annemle babam hala anlatırlar mesela benim daha 11 aylıkken “günek batti” ( güneş battı) ya da “Kuabene hu vey kıcına” ( Kuaybene su ver, kızına) deyişimi.. Ben de ileride oğluma kendi kelimelerini anlatmak istiyorum inşaallah taklidini yapa yapa :))

Ovüdah: Oyuncak

Ceyti: Zeytin ( Ama illa yeşil zeytin, siyahları zeytinden saymıyor bizim bebe )

Üh: “Düştü” anlamında.. Söylenişini taklit ediyor :))

Huyyuuğğğ: Yine aynı şekilde söyleyiş taklidi, “uyuyor” anlamında.. Ağzını da yuvarlacık yapıyor :))

Değn: Tren

Ağl: Al

Ağya: Ayna

Mih: Muz

Ayi: Ayı

Duğdu: Turşu.. Acaip ama bayıla bayıla turşu yiyor :)) Aslında çok da acaip değil, bana çekmiş..

Birkaç tane daha var ama hatırlayamadım şimdi..
Sonra yazarım ..

………………..

Dün Yusufcuk tam bir kalsiyum yüklemesi yaptı :))

Akşam yemeğinde bir kase yoğurt çorbası içti ki maşaallah demem lazım hemen.. Sonra yatmadan önce de yaptığım fırında sütlaçtan yedi.. Gözlerime inanamadım! Ozan bana baktı, ben Ozan’a baktım, “hayret” dedik :)) Ee, zaten bütün gün de beni emiyor.. Kalsiyum bombası gibi tamamladı galiba dün geceyi 😛

Perşembe günü de pazardan dönerken pusetinde tam üç tane muz yedi.. Hani var ya küçük “parmak muz”lar, onlardan.. Ama bu Yusufcuk için büyük gelişme.. Arada da -üstelik benden isteyerek- kuru üzüm atıyor ağzına, bitiriyor, geliyor yine tırtıklıyor torbadan :)) Kuru kayısıyı da sevdiğini farkettim ama çok yediğinde ishal yapıyor, çok veremiyorum istemesine rağmen..

Farkettim ki ben alışık değilim Yusufcuğun birşeyler yemesine.. Yediği zaman “olay” oluyor bana :)) “Maşaallah” deyip şükredeyim, Rabbim arttırsın inşaallah.. Çok mutlu oluyorum Yusufcuk birşey yediğinde.. Yavru hamsi balığı gibi geziyor ya ortalıkta, kendimi kötü hissediyorum işte..

………………………

İki de tarif verelim bitirelim yazımızı.. Pazar sabahı için yaparsınız belki :))

Bu sefer gerçek tarifler ama.. Öyle oyuncak yahnisi, lego çorbası falan değil.. Bizzat anne mamülü :))

İlki, farklı bir çay demleme şekli aslında.. Geçen hafta yaptım ilk defa – ve tamamen uydurmasyon :P- ama kardeşim de ben de çok beğendik.. Babamızın çayla arası pek yok ama o da severek içti..

Su kaynayınca, normal çaydan (siyah) biraz koydum demlik süzgecine.. İçine biraz da yeşil çay ekledim ve kaynar suyu şöyle bir gezdirdim üstünde.. Hem yıkanmış hem de acısı gitmiş oluyor böylece.. Sonra üstüne bir çay kaşığı toz zencefil ekledim ve öyle demledim çayı.. İçerken de biraz limonla daha harika oluyor..

İkincisi ise yine çok basit bir tarif.. Yulaflı omlet..
Çukur bir kaba, üç yumurtayı kırıp üstüne göz kararı süt ekliyorum.. Sonra da içine yulaf ezmesi döküyorum bolca.. ( Benimki “Eti Lif-a-lif Yulaf Ezmesi”, hani şu diet yaparken yenilenlerden) Tuz ve karabiber ekliyorum, iyice çırpıyorum.. Biraz bekletiyorum, yulaflar tamamen yumuşuyor böylece.. Sonra tavaya döküp iki tarafını da pişiriyorum.. Yusufcuk bile severek yiyor :)) Bu sabah yaptığıma dereotu da ekledim hatta, çok yakıştı..

Bu tarif bir taşla üç kuş vurmaca aslında.. İçinde hem yumurta hem yulaf hem de süt olduğu için Yusufcuğun yemesi beni çok mutlu ediyor.. Bazen yulaf yerine peynir ekliyorum, bazen de didiklenmiş tavuk etleri.. Yumurtanın içinde farketmeden yiyor..

( Evet Yusufcum, itiraf ediyorum, çok kandırdım seni bebişken çooookkk 🙂 )

Herkese iyi haftasonları..

 

Mart 22, 2008

Filed under: mutluluk,Yusufcuk — Kuaybe @ 12:33 pm

Yusufum, minik meleğim..

İkinci yaşını da yarıladın annecim..
Birbuçuk yaşındasın artık.. Kucak kucağa, seni koklaya koklaya geçirdiğim kocaman bir “bir buçuk yıl” kaldı geride..

Ve ben, hala inanamasam da yüzlerce anı biriktiriyorum seninle ilgili.. Hatırladıkça yüzümü güldürecek, bazen de gözlerimi dolduracak yüzlerce anı..

Hiçbirini unutmak istemiyorum..
Hele bazılarını asla ama asla unutmak istemiyorum..

Şikayet etsem de gece defalarca uyanıyorsun diye, bir gece uyanıp “emmek istiyorum” diye mızmızlanmadan önce yavaşca yanağıma eğilip beni usulca öpüşünü mesela.. Hem de defalarca öpüşünü..

Seni her sevişimde senin de kendini tutamayarak kucağıma atlayıp tırmanmanı, sonra hızını alamayarak dişlerini sıka sıka beni sevişini, yanağıma “didiğğ, ciciğğ” yapışını..

Dün sabaha karşı uyanıp yatağın içinde doğruluşunu ve sanki karşında gerçekten bir kedi varmış gibi ısrarla “pitti pittiğğğ” yapışını.. Dakikalarca gülüşümü..

Baban İstanbul’a gittiği gece patlattığımız bir koca tabak dolusu mısırı önce çakıl taşları gibi savura savura etrafa dağıtışını, sonra da senin bana, benim sana yedirişimi.. Canın yemek istediğinde bana uzattığını bile geri çekip kendi ağzına atışını ve sanki bana nispet yaparcasına kikir kikir gülüşünü..

Yatağımızı uyumak için değil, üstünde zıplamak için kullanışını :)) Zıplayıp zıplayıp kendini geriye, popişinin üstüne atıp yaylanışını.. Seni tutabilmek için yatağın etrafında ışık hızıyla turlayışımı..

Ondan sıkılınca aynanın karşısına geçip dakikalarca kendinle oynayışını, konuşmanı.. “Ebbe” diyerek “aynadaki bebeği” bana gösterişini, ona el sallamanı, öpücük atmanı, kötü bakmanı :)) “Hadi sev..” deyince elinle kendi görüntünü okşamanı..

Bana, olabilecek en tatlı şekilde “Anniiyyğğ” deyişini.. Her defasında içime ılık ılık birşeyler akışını.. Her defasında, şimdiye kadarki ömrümün bunu duymak için geçtiğini farkedişimi, hayatımın anlamlanmasını.. Kendimi en özel insan hissedişimi..

Yorulduğum zamanlarda, “Hani benim enerji öpücüğüm?” sorumu, yanağıma kondurduğun küçük ıslak dokunuşlarla cevaplandırmanı..

Sevdiğin dizi ve reklamlar bittiğinde yüzüme üzgünlükle karışık bir muzurlukla bakıp ellerini birbirine hızlı hızlı sürerek “Bittiğğ” deyişini..

Canın yandığında, kucağıma alıp seni öptüğümüde “acının geçişini”.. Kendini bana acını unutacak kadar yakın hissedişini.. “Anne öpünce geçeceğine” inanışını, kucağımda huzur buluşunu..

Her gece uyuduğunda sanki bir melekle yatıyormuş gibi mutlu oluşumu.. Sıkı sıkı sarılıp seni koklaya koklaya uyuyuşumu..

Sevecenliğini.. Tanıdığın tanımadığın herkese yanaşıp şirin gülüşünle dikkat çekişini.. Küçücük kalbine nasıl sığdığını anlamadığım kocaman sevginin herkese yetişini.. Sevmekten mutlu oluşunu..

Her sabah uyanıp o boncuk boncuk gözlerini açtığında, bana kendimi dünyanın en mutlu insanı olduğumu hisettirmeni..

Asla ama asla unutmak istemiyorum..

Seni seviyorum meleğim..
Gözlerin hep ışığım olsun..

 

Mart 10, 2008

Filed under: ilk kelimeler,mutluluk,oyuncak,Yusufcuk — Kuaybe @ 12:37 pm

Çok mutluyum..
Ciddi ciddi bahar geldi galiba :))

Kombimiz yanmıyor artık..
Ne hırka arıyorum sabah kalkınca ne de gri bir gökyüzüne uyanıyorum..

Yürüyüşe giderken kahverengi çizmelerim değil de mavi, fiyonklu babetlerim eşlik ediyor ya bana, değmeyin keyfime.. İtiraf ettiler, onlar da çok özlemiş beni geçen bahardan beri 😛

Huyumdur benim.. Birşeye sevinirsem, coşarsam bir konuda en ince ayrıntısına, en son noktasına kadar yaşamam lazım onu..

Cumartesi günü, içimdeki bu canavar yine ortaya çıkmış olmalı ki, tam dört saat yürümüşüm güzel havada !! Zavallı Yusufcuk da bana eşlik etti tabii.. Allahtan ki pusetindeydi ve yanıma oyuncak, kraker vs. birçok oyalayıcı almıştım.. Zaten arabalara “annn annn”, kedilere “bıtti bıttii” yapa yapa o da anlamadı vaktin nasıl geçtiğini..

Ne yaptığımın farkına vardığımda evden çıkalı 2.5 saat olmuştu.. O yüncü senin, bu takıcı benim, etekcinin de hatrı kalmasın, başörtü satan teyze bana gücenmesin.. derken yaklaşık dört kilometre yürümüşüm.. Eve dönmek de bir saate yakın sürdü.. Aslında o güzergahta minibüs vardı binebileceğim ama dönüş yolunda da uğrayacağım yerler olduğundan ve Yusuf da uyuduğundan gerek kalmadı..

Eve vardığımızda babamız da arkadaşlarıyla gittiği piknikten dönmüştü.. Biraz birşeyler yedim ve sonra sadece yatağa düştüğüm anı hatırlıyorum 😛 Uyandığımda saat sekiz buçuktu!

Salona girdiğimde manzara korkunçtu 😛

Yok yoktu yerlerde, yemek masasının üstünde ve çevresinde.. Koltuğu da çevirip oyun evi yapmışlar.. İki gün öyle durdu o koltuk.. Babiş-bebiş ikilisi izin vermedi düzeltmeme..

Ama en korkuncu, babasının acıkan Yusufcuğa tam beş tane çikolata yedirmiş olması! (Hediyelik paket çikolatalar var ya hani, yuvarlak yuvarlak, onlardan) Başka türlü susturamamış, “Herşeyi sen uyu diye yaptım..” dedi..

Şimdilik kızıp kızmamaya karar veremedim, ne yapayım sizce?

……………

Yusufcuğun kelime hazinesine yeni kelimeler eklendi..

Üvva: Hülya
(Geçen hafta ben Hülücüme “Hülya” diye seslendikçe o da beni taklit etmeye başladı..)

Eyıh, heyih: Hayır

Daah: Saat

Hüf hüf: Balon
(Ağızla şişirme hareketi eşliğinde 🙂 )

……………

Son olarak,
Sabahnurun yaptığı harika eşekciği gördünüz mü?
Ben bayıldım yaa…

 

Mart 7, 2008

Filed under: derin mevzular,havadan sudan,mutluluk,Yusufcuk — Kuaybe @ 12:42 pm

Dün akşam sana yazmaya niyetlenmiştim sevgili günlük..
Yemeğimi yiyecek ve Yusufcuğun kendi kendine uydurduğu oyunu oynamasını fırsat bilerek yazacaktım uzun uzuuun..

Yemeği hazırladım.. Bir koca kase dolusu da salata yaptım.. Canım çok istemişti.. Önce Yusufcuğun karnını doyurdum.. Sonra da aldım salata kasemi elime, bir yandan Yusufcuğa domates yediriyorum ağzını serçe yavrusu gibi açtıkça bir yandan da ben yiyorum.. İşte ne olduysa o anda oldu sevgili günlük.. Yusyuvarlak kaseye songücüyle bir yumruk indirdi Yusufcuk ve havada döndüğünü gördüm kasenin! Pembe-beyaz çiçekli halıma, marullardan yapraklar, domateslerden uğurböcekleri kondu 😛

Ben ne yaptım peki?
Merak ediyorsun di mi..

Önce korkudan dakikalarca ağlayan Yusufcuğu sakinleştirmeye çalıştım.. Panikle o da koltuktan düştü çünkü.. Kaseyi tutamamamın bir sebebi de bu aslında.. Bir yandan Yusufcuk bir yandan o havada uçunca hangisine bakacağımı şaşırdım!

Ne bağırdım, ne de kızdım sevgili günlük, valla bak.. Yusufcuk suçlu suçlu kenarda otururken, ben de artık iyice sıkı fıkı dost olduğumuz halı şampuanı ile başladım akşam akşam halı silmeye.. Ama çok zordu be günlük.. Zeytinyağlı, sirkeliydi salata.. Üstüne üstlük sumak da vardı sosunda.. O minicik minicik sumakları halının arasından temizlemeyene kadar gece bitti zaten!

Bir ara Yusufcuk da yardım etti bana, hakkını yemeyeyim şimdi 😛

……………

Oysa ne çok şey vardı anlatacak..

Bir önceki gün hayata kısa bir mola vermiştim mesela..
Tüm karamsar yanlarıma, son günlerde üstüme çöken vesveselere, uzun uzun uyuma isteğime, eve kapanıp kalmışlığıma.. Hepsine mola..

Canım “Hülü”m geldi Amerika’dan.. Haberim yoktu, sesini duyunca telefonda havalara uçtum.. Üniversiteden sonra gitti, hala orada..
Oradan birisiyle nişanlandı zaten.. Hep orada olacak galiba..

Saatlerce süren bir kahvaltı ettik -ben konuşmaktan birşey yiyemedim hatta, çok şey birikmiş anlatacak :))- Sonra Yusufcuk yoğun sevgi gösterileri sergiledi Hülya teyzesine.. Benim onu çok sevdiğimi mi farketti yoksa çok mu içi ısındı bilmiyorum ama gitti geldi öptü Hülü’yü :)) Kucağına tırmandı, uzun uzun birşeyler anlattı ona.. Fotoğraflar döküldü yine ortaya, eskileri yadettik.. Laf lafı açtı, birbirimizi ne kadar özlediğimiz farkettik..

Öğlen yemeği için bizim meşhur Özbek çadırına götürdüm canımı.. Benim sıradan ve alelacele yapılmış yemeklerimdense oradakileri yemesi daha mantıklıydı zaten :)) Geleceğinden haberim olsaydı neler neler hazırlardım ben ona ama çok geç haberim oldu maalesef..

Orada yemek yerken bir yandan da canlı olarak Özbek şarkıları söylüyordu müzisyenler.. Yusufcuk duyunca dayanamadı tabii.. Oynamaya başladı.. Yanlarına götürdüm ben de.. Özbek işletmeci kadının çok hoşuna gitti merakı.. Özbek çocuklarının geleneksel sünnet kıyafetini giydirdi Yusufcuğa..
Eline de çalgıyı verdik, o çaldı biz dinledik 😛

Oradan çıkışta acele acele biraz alışveriş yaptık, koştura koştura eve gittik ondan sonra.. Hülücümün nişanlısı kapıda bekliyordu bizi.. Yine geç kaldık yani kadın milleti olarak! Onlar daha önceden söz verdikleri biryere gittiler, ben de akşam yemeği hazırlıklarına giriştim..

Yemek, çay.. derken vakit ilerledi.. Yusufcuk da uyudu, eşler de.. Ve biz dayanabildiğimiz kadar dayandık, inatlaştık uykuyla.. Bir daha ne zaman nasip olur, ne zaman görürüz birbirimizi kim bilir..

…………

Hayat ne garip.. Dört yılı paylaşıyorsun bir insanla.. Sonra ayrılıyor yollar.. Başka başka hikayelerle doluyor hayatlar.. Bir bakıyorsun, dört sene olmuş ayrılalı.. Ama bir araya gelince yine “canııımmm” diyorsun onu kucaklarken.. Ne uzaklık, ne geçen yıllar resmiyet koymuyor araya.. Yine aynı esprilere gülüyor, yine aynı mimiklerle sohbet ediyorsun.. Buruklukla karışık bir coşku yaşıyorsun..

Ve merak ediyorum.. Neden herkese karşı böyle hissetmiyorum?

Herkesi böyle özlemiyorum, bu bir gerçek.. Hiçbirşey hissetmiyorum bazı insanlar hayatımdan sonsuza dek çıkmış olsa bile..

Sırrı ne acaba dostluğun?

Bir insanı dost yapan ne?

 

Ocak 8, 2008

Filed under: mutluluk — Kuaybe @ 7:42 am

Dün haberlerde dinlediğim birkaç cümle çok ilgimi çekti..

Bilimadamlarının ( daha doğrusu bilim insanlarının ) mutluluğun on kuralını açıkladığıyla ilgili bir haberdi bu.. Mutluluğun matematiksel kurallarla yakalanmayacağını tabii ki biliyorum ama bazı ipuçları işe yarayabiliyor gerçekten.. Aslında yaptığım ama farkında olmadan yaptığım birkaç şeyi orada dinlemek mutlu etti beni.. Diğerlerini de en kısa sürede hayatıma tatbik etmeye çalışacağım inşaallah..

Aklımda kalanlar..
Şükretmek, hayatı basitleştirmek, hobi niteliğinde bir uğraş edinmek ( yünlerimi seviyorum 😛 )spor, dini-geleneksel ritüeller ve mutluluğu takıntı haline getirmemek..

Mutluluğu takıntı haline getirmemek en zor olanı belki de.. Çoğu zaman mutluluğun hayatın içinde olduğunu unutup onu varılacak bir hedef gibi görüyoruz ve böylece elimizde olan ve aslında bizi sandığımızdan daha fazla mutlu edecek küçük fırsat ve nimetleri görmeden geçiyoruz maalesef.. Ya da belli etiketlerle sunuluyor bize mutluluk, o etiketlere sahip olamazsak mutlu da olamıyoruz.. Bir mankenin vücut ölçülerine sahip değilsek, sağlıklı olmak bile mutlu etmiyor bizi günümüzde maalesef.. Ya da mutluluğu cebimizi doldurmasını hayal ettiğimiz tomarlarda arıyoruz boş yere..

Mutluluk başkalarının değil bizim hayatımızın ayrıntılarında gizli..
Başkalarının sahip olduklarından çok kendi sahip olduklarımızı yatırırsak masaya, eminim bize de göz kırpar..

…………..

Ben bugün tatlı bir arkadaşımla buluştum ve çok mutlu oldum mesela..

Yusufcuk az önce kucağımda uyuyakaldığında burnumu onun incecik saçlarına gömüp oğlumu kokladığımda da çok mutlu oldum..

Sokağımıza baktım az önce, kar durmuştu.. Ayak izleriyle süslenmişti bembeyaz yol.. Yine mutlu oldum.. Karı “çaresizlik ya da üşümek” olarak değil de güzellik olarak algılamama sebep olan imkanlara sahip olduğum için.. Oysa yakacağım olmayabilirdi birçok insan gibi ve benim için sadece bir an önce bitmesini istediğim bir mevsim olabilirdi kış..

……………

Bazı şeyleri sadece bilmek yetmiyor sanırım.. Arada hatırlatıcı unsurlar lazım.. Sıhhatli bir günün kıymetini hatırlatan bir başağrısı mesela.. Tıpkı benim şu anda çektiğim gibi.. Bunu sürekli yaşamıyor olmak bile mutlu olmaya yetmez mi?