KUAYBE’NİN DÜNYASI..

Minik melek Yusufcuğun.. Birkaç güzel kelebeğin.. Renk renk yünlerin.. Çikolatalı kurabiyelerin.. Bazısı okunmuş, satır altları çizilmiş, bazısı hala okunmayı bekleyen güzel kitapların.. Onlarca şiir, yüzlerce mektup ve binlerce fotoğrafın.. Uzak ama sıcak hayallerin.. “İlk” cümlelerin.. Yani küçük güzelliklerin, minik ayrıntıların süslediği bir dünya..

Ekim 17, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 8:29 am
Yerçekimine inat..

Makinedeki fotoğrafları hala bilgisayara atıp düzenleyemediğim için arşivden bir tane ekledim size.. Bugünlük bununla idare ediyoruz tamam mı :))

………………

Dün gece işten gelen babası soruyor Yusufcuğa:

-Napıyorsun oğlum?
-Annemi üjüyom!!!!

Gerçekten de üzüyordu valla :)) Koltuğun arkasından parkeye sarkıp kafaüstü yere çakılmaya çalışıyordu!!

……………….

Sonra oturdular, kitap okuyorlar birlikte baba-oğul.. Daha doğrusu resimlerine bakıp onları anlatıyorlar birbirlerine ben ütü yaparken.. Babası anlatıyor, Yusufcuk ısrarla “Ağaba bul, tağvon bul, demi bul, dğen bul” diye yalvarıyor.. Çünkü küçük beye göre, her kitapta mutlaka bir araba, kamyon, gem, ya da tren resmi olacak.. O olmazsa uçak olacak, o olmazsa bisiklet olacak.. Tekerlekli, motorlu birşeyler olacak yani 😛

Babası “Yok oğlum yok, bak bütün kitaba baktık, kamyon resmi yapmamışlar..” dedi.. İç çeken Yusufcuğun fısıltı şeklindeki cevabı şöyleydi:

-Aceba tağvon yeğdeee?

Yok annem yok, kamyon dağa kaçmış dağa :)))

………………..

İki gün önce markete gittik Yusufcukla.. Dönüşte, bizim sokakta maytap patlattı çocuklar.. Yusufcuk bana döndü ve şöyle dedi:

-Anne ödüm patyadi!!

Ya bu çocuğun içine ne kaçtı, bi fikri olan var mı?

……………….

Nihayet yazlıkları kaldırıp kışlıkları çıkartabildim bu hafta.. Verilecekleri ayırıp yavruşun küçülenlerini kaldırdım bazanın altına.. Taa ilk doğduğunda giydiği tulumlar çarptı gözüme hurcu karışıtırırken.. El kadar!! Ne kadar da minikmiş meleğim, unutmuşum..

………………

Dün gece, saatin ikiye yirmi kalasında, bir mikrodalga fırın satın aldım internetten!!

Şimdiye kadar neden almamışım, hayret ettim kendime.. Bayramda, annemlerde keşfettim ne kadar harika birşey olduğunu.. Saniyeler içinde ısıtması, buz çözmesi bir yana, bir de öyle harika patates ve sebze yemekleri pişirdik ki tadına inanamazsınız.. Ne kızartma ne haşlama.. Ama çok lezzetli.. Tam da mide ağrıları sebebiyle sağlıklı beslenmeye çalıştığım bir dönemde harika oldu bu keşif.. Bir de blog buldum ayrıca mikrodalga yemekleri tarifi veren.. Biraz inceleyeyim ve pişireyim birkaç şey, sizin de payınıza düşecek tabii haberleri :))

………….

Şimdilik bu kadar.. Akşamdan kalan ütüleri bitirmem ve bu gece bize gelme ihtimali olan kardeşime güzel birşeyler pişirmem lazım.. Yusufcuk en küçük dayısını sabırsızlıkla bekliyor :)) Gelince “puk” diye öpecekmiş, öyle diyor valla..

Reklamlar
 

Ekim 15, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 5:25 pm

Başsağlığı için kucağımda hasta Yusufcukla, zor bir gece yolculuğuyla, sadece bir buçuk gün için tekrar yeni döndüğüm İstanbul’a gidip de reddedilmemin, kat kat ellerin bile kabul edildiği cenaze evine başsağlığı için kabul edilmememin tek iyi yanı:

“Üstüme düşeni yapmış olma”nın rahatlığı..

İyi ki cenazeye katılmamışım demek ki.. Orada da kardeşimi çok üzmüşler, defin için mezarlığa gelmesine bile izin vermemişler..

Önemli değil..

Herzamanki gibi yine diyorum, bir zalim bir mazlum olacaksa daima karşı karşıya, ben hep mazlum olan olmayı tercih ederim..

Rabbim zalimlerden eylemesin hiçbir zaman..

……………….

Yazacak ne çok şey birikti!!
Unutmak istemediğim ne çok şey!!

Yusufcuk harika ötesi cümleler kuruyor artık.. Her çocuk bunu yapıyor, hepsi bu kadar tatlı konuşuyor biliyorum ama yine de bunu not düşmeden edemedim..

Her sabah yataktan kalkınca bana önce “Annem, uyandim, dünaydin..” diyor ve öpüyor mesela.. İstersem depresyonun en dibine vurmuş olayım, bu cümle hem gözlerimi yaşartıyor hem de yataktan zıplatıyor beni.. Sonra hemen “Tazat, dodap diydiy..” diyor bana.. Çünkü yataktan kalkınca üşüneceğini, kazak, çorap giymeden odadan çıkılmayacağını öğrendi minik adamım :))

Kahvaltı edileceğini duyunca siparişini veriyor hemen: “Anne maylebi yap.. Huduytam şıcak yap..” Maylebi, bugünlerdeki favori yiyeceği muhallebi oluyor.. Süt, irmik, şeker ve içine hergün farklı bir meyvenin rendesi.. Bayılarak yiyior.. “Huduytam şıcak” ise, bildiğimiz yumurta :)) Tavukların “Gıt gıt gıdak, yumurtam sıcak” diye bir şarkı söylediklerini anlatmıştım da birgün kendisine :))

Kahvaltıdan sonra sıra uzun bir oyun faslına geliyor tabii.. Allah’a şükür artık legolarıyla, arabalarıyla benim bile hayret ettiğim sürelerle, uzun uzun oynuyor.. ( Esracım sana bahsettiğim müjdelerden biri buydu ) Canı sıkılınca defterini, boya kalemini alıp yanıma geliyor, aklına gelen her nesneyi çizdiriyor bana.. “Anne tağvon çij, ücüm yap, didek çij, demi yap, ağaba yap, motoy yap, udak yap….” Ben fenalık geçirene kadar ne çizdirebilirse artık!!

Arada kuruyemiş yiyor küçük kuş.. Maşaallah ne çok seviyor.. “Vindik” ve “ücüm” favorisi.. Fındıkları, kuru üzümleri lüpletiyor, sonra da annesi “Bu çocuğun enerjisi nereden geliyor?” diyor 😛 O enerjiyi harcatmak için oğlunu oraya buraya yürümeye götürüyor..

Sonra biraz -İstanbuldayken resmen sayıkladığı- bisikletine biniyor, biraz kendi kendine oyuncak ilan ettiği ev eşyalarıyla oynuyor Yusufcuk ve sonra sıra öğle yemeğine geliyor.. Yine sipariş veriliyor anneye: “Manağna, pilal” Hergün, her öğün makarna, pilav yese bıkmayacak galiba!! Çorbalara biraz pirinç atıp “İçinde pilav var..” diyerek, makarnalara sebze ve yeşillik ilave ederek bu tek tip beslenme isteği sorununu çözüyoruz..

Yemediği zamanlarda bazı rüşvet önerileri de işe yarıyor tabii 😛 ” “Yemeğini bitirirsen sırada gofret var” ya da “Bu tabak biterse sana kocaman bir çocuk çizerim” cümleleri çoğu zaman işe yarıyor.. Artık yemediği zaman kesinlikle peşinden de gitmiyorum.. Tabağı mutfağa götürürken yiyecekse o peşimden koşuyor, hi hii :))

Dikkat ederseniz buraya kadar hiç “anne sütü seansı”ndan bahsetmedim..

Çünkü biz hallettik o meseleyi!!

Yazmadığım dönemin bombası bu aslında.. Yusufcuk artık bir “bağımlı” değil :)) “Beyaz kriz”lerimiz sona erdi :))

Yazıldığı kadar kolay olmadı tabii bu.. İlk bir hafta-on günü nasıl geçirdiğimi bir Allah bir ben biliyorum.. Tabii bir de gece bizimle beraber en az dört-beş kere uyanan ve sonu gelmeyen ağlama krizlerimize ortak olan annem ve babam 😛

Üç yaşına girdiği hafta, bayrama ramak kala sütten kestim Yusufcuğu.. Gündüzleri emmediği için aslında pek de yadırgamadı “Artık emmeyeceksin” cümlesini.. Zaten ağladığı sürede de niye ememiyorum diye ağladı, emmek istiyorum diye değil..

O hafta resmen tanıyamadık Yusufcuğu.. Agresiflik ve şiddet tavan yaptı.. Büyük bir stres belirtisi olarak, tırnaklarının yanındaki etleri yolmaya başladı.. İki yaşındaki çocuk!! Resmen yoksunluk belirtileri gösterdi yaa.. Geceleri uyanıp uyanıp ağladı saatlerce.. Ne dersek “Hayiyyy” diye bağırarak.. Ne yanında yatmamı istedi ne yanından kalkmamı.. Ne süt içmek istedi ne de içmemek!!

Sonra yavaş yavaş durumu kabullenmeye başladı afacanım.. Sürekli iki yaşını bitirdiğini, artık büyüyüp abi olduğunu anlatıyorum ona.. Sadece küçük bebeklerin emdiğini söylüyorum.. Zor kabullense de anlıyor galiba.. Şimdi arada sırada geliyor, “Emiyomm” diyor, sonra da hemen ekliyor “Yaka yaptim anne yaka”

Ahh, senin şakanı yiyim ben yiyimmmmm :))

Parmağının kenarını yolma huyu hala düzelmedi yanlız.. Yer etti orası, sürekli uğraşıp uğraşıp duruyor.. “Yapma” deyip üstüne gitmiyorum, sadece o anda dikkatini dağıtıp eline birşey vermeye çalışıyorum ki üstüne gittikçe daha da arttırmasın.. İnşaallah onu da bırakır küçük stres topum..

Neyse, dönelim günlük rutinimize ve cümlelerimize..

Öğlen yemeğinden sonra sıra tabii ki uykuya geliyor :)) Sadece Yusufcuk için değil, benim için de 😛

Sütten kesilmesi pek birşey değiştirmedi.. Yusufcuk hala geceleri çok uyanıyor ama işin en iyi yanı, çoğunda bir iki saniye içinde hemen geri dalması.. Emmekten umudu kesince daha kolay uyumaya başladı, bu bir gerçek.. Bir de yatağın içinde savaşır gibi uymasa, yattığı yerde durmayı becerebilse o aradaki uyanmalar da bitecek ama bakalım ne zaman? Tepişirken ister istemez uyanıyor ve beni de uyandırıyor..

Sütten kestiğimden beri yanına yatıp şarkı söyleye söyleye uyutuyorum Yusufcuğu.. Başını, sırtını okşuyorum yavaş yavaş.. Bazen “Bam bam yöğle” diyor bazen” tüçüt ağaba” Hangisini isterse o şarkıyı icra ediyoruz beyefendiye.. Repertuarımız geniş Allah’a şükür 😛

Uyku deyince hemen bir de yeni dahil olduğumuz “öcü kültürü”yle ilgili not düşelim buraya.. Yusufcuğu uyutmak neredeyse bir saat sürüyordu ilk başlarda.. Bayram sonrası eve döndüğümüz gece de tavan yapmıştı huysuzluğu.. Kendi sesinden beni bile duymayacak şekilde ağlıyordu yine.. O sırada aklıma şöyle bir çözüm geldi.. Yavaşça yatağın yanındaki komidine vurdum kapı çalar gibi ve “Kim o?” diye seslendim.. Sonra da şöyle cevapladım kendi sorumu, “Nee!! Ağlayan ve uyumayan çocuklara kızan adam mı geldi.. Yok yok, git adam sen, hemen uyuyacak benim oğlum!!”

Bu cümleden sonra Yusufcuğun koluma yatıp uyuması sadece beş saniye sürdü!!!

İyyenç pi anneyim kaliba 😛

O günden beri her yatağa yatışta önce “Adam deliyoo” diyor, sonra da huysuzlanmadan hemen uyuyor.. Gece gündüz farketmiyor.. Gündüz bazen siniri tutup da kendini yere çarpacak kadar çok ağladığında ya da çok tehlikeli birşey yaptığında “adam” yine hemen çalıyor bizim kapıyı.. “Adam diğtt evine, yapmiyom, şuştummm” diye bağırıyor o da :))

Büyüklerin engin tecrübesine gerçekten de güvenmek lazım demek ki.. Öcüler, torbasını sarkıtıp yaramaz çocukları toplayan Markutlar boşuna icad olunmamış zannımca 😛

Doğru birşey yapıp yapmadığımdan emin değildim ama İstanbul’a ikinci gidişimde görüştüğüm Meltem Hoca -çocuk gelişimi uzmanı ve bu alanda sayılı iyi yazarlardan biridir-, şimdilerde bu “adam”ın pek bir zararı olmayacağını ama yaklaşık bir iki ay içinde başlayacak olan “somutlaştırma” döneminde bu “adam”ı hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.. Bu hafta pek bahsetmedik adamdan.. Hatta bugün hiç bahsetmedik sanırım.. Zaten uyumaya alıştıkça buna ihtiyacı olmayacak Yusufcuğun.. Kendi kendine de sakinleşebilecek yatınca..

Gündüz uyku süresi de oldukça uzadı Yusufcuğun.. Birbuçuk hatta iki saati buluyor bazen.. Bunun benim için ne kadar büyük bir nimet olduğunu, ancak uykusuz bebiş anneleri anlar!! Bu da mı “adam”ın korkusundan acaba 😛

Uyanınca yine hemen öpücük-sevicik faslımızı gerçekleştiriyoruz ve kazak ve çoraplarımızı giyiyoruz :)) Sabah gitmediysek o günkü alışverişimiz yapıyoruz karnımızı doyurduktan sonra.. Yusufcuğun deyimiyle “Mannege didiğn, ebbet ağyoş, pakka ağyoş, ağaba ağyoş, meğme ağyoş, aci bibey ağyoş, vs. vs..” Yani markete gidip ekmek, pasta, araba, meyve, acı biber.. -aklımıza ne gelirse artık- almak istiyoruz :)) Yolda gördüğü arabalara “Hadi hadi, geç geç”diyor Yusufcuk, başını okşayıp seven teyzelere “iki” yaşında olduğunu söylüyor iki küçük parmağını göstere göstere.. “Anne bu ni?” diye soruyor bana bilmediği birşey görünce, şaşırdığı birşey görünce “A aaa” diyor hemen ellerini iki yana aça aça..

Gözlerimin önünde büyüyor, küçük bir adama dönüşüyor meleğim..

Zannettiğimden çok daha fazla şeyi anladığı, algıladığı kesin.. Umarım yetebiliyorumdur ona, umarım iyi bir anne olur iyi bir evlat yetiştiririm.. Bazen hayretler içinde kalıyorum çünkü söyledikleri, yaptıkları karşısında..

Az önce öpmek istedim mesela, “Yaa hayiy” dedi bana.. Oyununu bozmak istemiyormuş da.. Ben de “Tamam o zaman, ben de üzülüp ağlayayım bari..” dedim. Bana ne dese beğenirsiniz? “Şuş anne şuş, adam deliyo bizim evine, dıziyo, ağlama!!”

Neyse efendim, akşam oldu ya şimdi.. Sırada yemek ve sonraki aktivitelerimiz var.. En önemlisi de “İze ditti, mama paya detiyiyo” yani işe gidip mama parası getiren babayı beklemek..

Yanlız şunu da mutlaka not düşmem lazım.. Yusufcuğun babası kadar heyecanla beklediği bir şey daha var: Çöp kamyonu!!

Her akşam saat dokuz gibi çöp kamyonu geliyor bizim apartmanın önüne ve biriken çöpleri alıyor.. Yusufcuk hangi odada olursa olsun, ne yapıyor olursa olsun sesini duyar duymaz anında ışınlanıyor salondaki pencerenin önüne ve gidene kadar heyecanla, coşa coşa izliyor adamları.. Zıp zıp zıplıyor olduğu yerde.. Kamyon gidince de her akşam bıkmadan aynı şeyleri anlatıyor bana.. “Anne tağvon deldii, adam pağğt atti ee pişi, işik yaniyoo boğle..” Ozan diyor ki, “Galiba üstünde yanan ışıklarıyla, inip kalkan bölümleriyle falan uzay mekiği gibi geliyor bu kamyon çocuğa..” :))

Baba gelince bir “bin nesne çizdirme” faslı da ona uygulanıyor..Kucağa atlama oyunu olan “biğğ, ikki, üğğçççç” oynanıyor, güreşiliyor, tepişiliyor, tüm enerji tüketiliyor.. Ve sıra, artık uykusu gelmeye başlayan Yusufcuğu kendi deyimiyle “öbe öbe uyut”maya geliyor.. İki gündür “Anne öp beni..” deyip, öpe öpe uyutuyor kendini minik sevgi bebeğim :))

Bana bunu yaşatan Rabbime binlerce şükürler olsun..

Yüreğimi sıkan, beni bunaltan onca şeyin arasına sıkışan bu güzellikler, hepsini gölgede bırakıyor.. Hepsini..

……………..

“Yetmez ” diyenler.. Devam :))

Sırada teşekkürlerim var..

Merak ettiği için teşekkür edilir mi insanlara? Bence edilir.. Çünkü merak edilmek, kendini çok iyi hissettiriyor insana.. Sevildiğini, değerli olduğunu anlatıyor açık açık..

O yüzden beni merak eden, arayan, yorum yazan, mail atan, dua eden herkese çok ama çooook teşekkürler..

Benim için iyi şeyler dileyen herkes için, ben kat kat fazlasını diliyorum..

İyi ki varsınız.. Sizi seviyorum..

……………..

Bir sonraki post, bol bol fotoğraftan oluşacak inşaallah.. Kocaman bir bayram tatili ve İstanbul anıları var arşivde.. Hatırladıklarımı da not düşerim altlarına, aradaki açığı kapatırız :))

Hadi bakalım, siz serin sonbahar havasını içinize çekin bol bol, tatlı turuncu yaprakların vedasını dinleyin ve bekleyin bizi..

Bu sefer çok geç kalmayacağım inşaallah..

 

Ekim 6, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 5:09 pm

Şimdiye kadar,
hiçbir bayramda amcamın elini öpmedim ben..

Ona hiç gitmedik çünkü, hiç paylaşmadık bayramı..

Yengemi bir kere bile görmedim hayatımda.. Çok yabancı bana..

Her ikisi de benden büyük olan amcaoğullarımın, sadece 12-13 yaşlarındaki kamera görüntüleri var hafızamda.. Biryerde karşılaşsak tanımam, tanıyamam..

Kırgın iki kardeşin çocuklarıyız biz..
Uzak büyüdük birbirimizden.. Uzak kaldık hep..

İlk karşılaşmamız, Çarşamba günü onlara yapacağım başsağlığı ziyaretinde olacak galiba..

Bugün ikindide aldım amcamın vefat haberini..
Hissettiğim şeyi adlandıramıyorum bile..
İçim çok buruk sadece..

Bir de kocaman bir “keşke” büyüyor içimde.. Keşke gitseydim bayramda hastaneye.. “Aramama, görüşmek istememe ama oğlundan aldığım “red” cevabına rağmen gitseydim.. Karşılaşmaktan korktuğum herşeyi göze alıp gitseydim..

Keşke..

Nasip olsa görürdüm biliyorum ama yine de kendimi ikna edemiyorum..

Allah rahmet eylesin..
Kanser sebebiyle çok uzun süredir çektiği büyük acılar, günahlarına keffaret olsun inşaallah..

 

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 7:05 am

Biraz enerji, biraz zaman..

Yazmak için acilen bunlara ihtiyacım var..

Evimize döndük çok şükür.. En güzelinden en kötüsüne kadar birçok anı biriktirerek..

Bir veda yazısı yazdım dün, sayfayı kapatmadan önce sizlere haber vermek için .. Uzun uzun düşündüm, sonra sildim.. Baktım ki, ben buraya yazarken mutluyum.. Unutmak istediklerimi unutup, beni üzenleri saklayıp yine “polyyanna” olmaya karar verdim..

Hiçkimsenin hayatı “zannedildiği” kadar kolay ve güzel değil.. Ama çıkış noktası da bu zaten.. Madem başarabilenler var, ben de “herşeye rağmen” devam edenlerden olabilirim.. Küçük mutluluklar damıtıp onları paylaşabilirim.. Katsayıyı onlara, yüzlere, binlere çıkarabilirim..

O yüzden yazacağım.. Gidebildiği yere kadar gitsin bakalım..

Umarım bir sonraki yazı bu kadar can sıkıcı olmaz.. Yusufcuğun şirin birkaç pozu ve artık dörtlü kombinasyonlarla kurduğu şirin cümleleri sayfamı yeniden renklendirir diye umuyorum..

Ve son olarak da hepinizden, gecikmiş bayram tebriğimizi kabul etmenizi rica ediyorum..

 

Eylül 20, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 9:54 am

Canım meleğim, iyi ki doğdun..

İki kişilik hayatımızı
kocaman bir şenliğe..

Sessiz yuvamızı,
tatlı bir nağmeye..

Beni, bir anneye..
Babanı, dünyanın en mutlu erkeğine dönüştürdün..

İkinci yaşın hayırlı olsun..
Ömrün bereketli olsun..

Anne seni hep böyle gülerken görsün inşaalah..
Bu mutluluk ona yeter..

 

Eylül 18, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 6:25 pm

Merakta bıraktığım için çok üzgünüm
ama yazma fırsatım olmadı bu hafta..

İstanbul’dayız bebişimle..

Tahlillere başladım.. Şimdilik hipoglisemi gibi görünüyor durum ama hala yaptırmam gereken tahliller var.. Anemi de olduğu için kandaki vitamin düzeylerine baktırmam lazım..

Tüp tüp kan vermek çok bunaltıcı ve kötü bir durum -özellikle benim gibi her enjektör gördüğünde fenalaşan biri için- ama buna da şükür.. Rabbim başka dert vermesin.. İnşaallah iyi çıkar tüm tahlillerin sonuçları.. Hormonlarla ilgili çok şüphem vardı mesela ama iyi çıktı maşaallah, bir sorun yok..İstanbul’a gelmeden bir gün öncesini hastanede geçirmeme sebep olan korkunç mide ağrılarından da eser kalmadı.. Sanırım gerginliğe bağlıydı o da.. “Acaba neyim var?” sorusu beni çok geriyor bugünlerde..

Neyse, daha fazla uzatmak istemiyorum bu sıkıcı mevzuuyu.. Farkettim ki sevmiyorum buraya böyle şeyler yazmayı.. Hep çok mutlu olduğum için değil ama buraya genelde mutlu olduğum zamanlarda yazdığım için şimdi bunları yazıyor olmak sıktı beni..

Konuyu değiştirelim hemen :))
Yusufcuk çok mutlu.. Genelde evdeyiz ve kedinin başında nöbet bekliyoruz.. Yusufcuk kuyruğuyla oynamak için ben de kedi ona birşey yaparsa engellemek için!! Gerçi bu sefer akıllandı, “koğkuom” deyip yanına yaklaşmıyor pek ama kendini tutamadığı zamanlar da oluyor tabii 😛 Onun haricinde hepimizin enerjisini sıfırlamakla meşgul.. Dayımız şimdiden iflas etti, annemle ben kaldık 😛 Halim oldukça annemle dolaşıyoruz, burada olmanın tadını çıkarıyoruz..

Haftasonunu kardeşimin evinde geçireceğiz inşaallah.. Hem Yusufcuğun doom günüsünü orada kutlayacağız, hem de ben Mirza tombikimi mıncıklayacağım bol bol..

“İgki” yaşına basmak üzere olan şımarık minik adamımdan hepinize sevgiler.. Yolu düşenleri pastamızdan yemeye bekleriz :))

 

Eylül 11, 2008

Filed under: Uncategorized — Kuaybe @ 7:46 pm

Birgün birisi bana, gün gelip de oruç bile tutamayacak şekilde sağlığımı kaybedeceğimi söylese inanmazdım sanırım..

Ama oldu işte..

Salı gününden beri oruç tutamıyorum.. Tuttuğum son günün gecesi evde fenalaştım çünkü.. Ozan daha gelmemişti ve Allah’a yalvardım o an bana birşey olmasın diye.. Hem kimseye haber verecek durumda değildim hem de Yusufcuk bir başına ne yapar ne eder diye ödüm koptu.. Biraz yatarak, biraz şekerli biraz tuzlu birşeyler içerek kendime gelmeye çalıştım ama Ozan geldiğinde ondan bi ton fırça yemekten kurtulamadım.. “Ben sana tutma dememiş miydim, dayanmaz bünyen, emziriyorsun hala..” mealinde bir güzel haşladı beni.. Ama denemeden tutup tutamayacağımı bilemezdim ki :((

Çok bozuktu o gün moralim.. Allahtan Banucum iftara geldi de biraz keyfim yerine geldi.. Hakan abi üniversitenin iftarına gitmiş, Ozan da yoktu zaten.. Biz de kız kıza+Yusufcuk takıldık işte :))

Yusufcuk “Bu ne? Buğğğ?” sorularıyla zaten susuzluktan baygınlık derecesine gelmiş kızcağızı hepten bunalttı :)) İftar sofrasındaki kaşıktan tuza, peçeteden çiçeğe herşey ama herşey defalarca soruldu ve cevaplandı.. Ben sofrayı hazırlamak bahanesiyle hızla uzaklaştım olay yerinden 😛

“Bağnnu”su olmadan kendi odasında oynamaya da yüreği el vermedi bebemin.. Sonunda ikimiz de onun odasına taşındık haliyle.. Bu sefer de tüm oyuncaklar elden geçmeye başladı.. Arada ne konuşabildiysek onu kâr saydık artık..

“Hakkan” amcası gelince o da nasibini aldı “oda” işkencesinden.. Gerçi o bunu işkence olarak adlandırmaz eminim, çok seviyor Yusufcuğu..

O gecenin unutamadığım, hala aklıma geldikçe beni güldüren diyaloğu ise şu:

-Yusufcum aç ağzını, bak Hakan amcan dondurma almış sana, gel vereyim..
-Donnobaaa :))

Ağzına aldıktan sonra..

-Beğendin mi annem?
-I ııı..
-Neden?
-Voğuk!!

Hakan amcası, lütfen bir daha soğuk dondurma alma çocuğuma :))

…………………….

Ramazan’ın başında anne oğul parka gitmiştik..

Orada bir Yusufcuk buldum ben yine :))

Kırmızı kırmızı, çok şirindi..

……………………..

– Yusuf nerdesiiin?

Her neredeyse oradan sesleniyor bana:

– Buydaaa..

Sesin geliş yönü ve şiddetine göre yer tayini yapıyorum ben de :))

……………………..

Yusufcuk öğlenleri salıncağında uyumaya iyice alıştı çok şükür..
Ama bu küçük dedecik illa elinde olacak :))
Onsuz uyumuyor..

……………………

Yusufcuğa birşeyi yapıp yapmayacağını sorduğunuzda alacağınız cevap:

Olumluysa : Yappin
Olumsuzsa : Yapbican

Olacaktır, bilginize :))

……………………..

Yusufcuk bebekliğinden beri bizim yatağın üstünde oynamaya bayılır ama bugünlerde bunu iyice arttırdı.. Karşısında ayna da olduğu için biraz oynuyor, biraz kendini seyrediyor, biraz şımarıklık yapıyor.. Ama farkediyorum ki orada çok keyifli vakit geçiriyor :)) Bugün bisikletini bile yatakodasına taşımış, yatağın yanına parketmiş.. Canı isteyince biraz da ona bindi :))

Legolardan mama yaparken..

………………………..

Yusufcuğun gece uyanma saatlerine bir de “sahur vakti” eklendi!! Bizim sesimizi duyar duymaz emzirsem de bir daha dalmıyor ve biz yatana kadar bizimle oturuyor..

Geçen gece uyandı, yalpalaya yalpalaya yataktan kalktı ve koridora koştu.. Bisikletini gördü. Hemen üstüne bindi ve ayaklarını iki yana açıp, yumurtadan çıkıp vargücüyle denize koşan caretta carettalar gibi hızlı hızlı salona doğru ilerlemeye başladı!! Gece gece öldüm gülmekten.. Gözleri bile tam açık değildi daha..

“Rüyanda mı gördün oğlum?” demedim, çünkü eminim artık rüyasında gördüğüne.. Bir gece kalkıp “mağmunum” diye ağlıyor, ertesi gece “Anne dök, lego dök..” diye.. Dün gece de “Benim ağabamm..” diye sayıklıyordu!!

Doyamıyor yavrucuk oyuna, oyuncaklarına..

……………………….

Ziya amca bize iftara geldiğinde “Allah bir” ve “La İlahe İllallah” demeyi öğretmişti Yusufcuğa.. O günden beri kendi kendine tekrarlıyor bebeğim “Allah biyy”, “Lağ yağ yee”..

Ozan evde okuduğunda sürekli sesli okur Kur’an-ı Kerim’i.. Yusufcuk da ne zaman Kur’an’ı eline alsa ya da Arapça yazılı bir kitap görse başlıyor hemen babasını taklit etmeye.. Başını iki yana yavaşca sallaya sallaya sesli sesli okuyor :))

Canım meleğim, Ku’an-ı Kerim hep en büyük rehberin olsun inşaallah..

……………………..

Yusufcuk evdeki ayak işlerini yapmaya bayılıyor.. Yemeği yerde yiyeceğimiz zaman örtüyü, ekmeği ve su şişesini götürmek onun görevi mesela.. Benim söylememe bile fırsat bırakmıyor.. Gidip koyunca da hemen gelip “Anne alkiişşşş” diyor bana.. Çok büyük iş başardı ya, alkışlamamız lazım haliyle :)) Biraz “aferincilik” var anladığım kadarıyla kanında 😛

……………………

İstanbul’a gitmemize dört, ikinci doom günümüze ise dokuz gün kaldı..
Çok ama çok heyecanlıyım..

…………………….

Yarın benden haber beklemeyin.. Bu ve bu ciciş hanımlarla iftar ediyor olacağız Allah’ın izniyle.. Yusufcuk abileri ve Sena ablası geleceği için çok mutlu.. Ben de öyle :))