KUAYBE’NİN DÜNYASI..

Minik melek Yusufcuğun.. Birkaç güzel kelebeğin.. Renk renk yünlerin.. Çikolatalı kurabiyelerin.. Bazısı okunmuş, satır altları çizilmiş, bazısı hala okunmayı bekleyen güzel kitapların.. Onlarca şiir, yüzlerce mektup ve binlerce fotoğrafın.. Uzak ama sıcak hayallerin.. “İlk” cümlelerin.. Yani küçük güzelliklerin, minik ayrıntıların süslediği bir dünya..

Yassah hemşerim !! Ekim 25, 2008

Filed under: derin mevzular — Kuaybe @ 7:11 pm
Tags:

Yassah, çünkü Türkiye burası..

Blogger da yasak, youtube da.. Düşünmek de yasak, istediğin kıyafetle okumak da..

Türkiye burası, başka sebebe gerek yok!!

Bir deli bir taş atar kuyuya, bulanır bütün su..

Akıllı deli farketmez ondan sonra, taşla doldurulur kuyu!!

N’apalım, buradayız bundan sonra.. Burası da kapanana kadar!!

Reklamlar
 

Mart 7, 2008

Filed under: derin mevzular,havadan sudan,mutluluk,Yusufcuk — Kuaybe @ 12:42 pm

Dün akşam sana yazmaya niyetlenmiştim sevgili günlük..
Yemeğimi yiyecek ve Yusufcuğun kendi kendine uydurduğu oyunu oynamasını fırsat bilerek yazacaktım uzun uzuuun..

Yemeği hazırladım.. Bir koca kase dolusu da salata yaptım.. Canım çok istemişti.. Önce Yusufcuğun karnını doyurdum.. Sonra da aldım salata kasemi elime, bir yandan Yusufcuğa domates yediriyorum ağzını serçe yavrusu gibi açtıkça bir yandan da ben yiyorum.. İşte ne olduysa o anda oldu sevgili günlük.. Yusyuvarlak kaseye songücüyle bir yumruk indirdi Yusufcuk ve havada döndüğünü gördüm kasenin! Pembe-beyaz çiçekli halıma, marullardan yapraklar, domateslerden uğurböcekleri kondu 😛

Ben ne yaptım peki?
Merak ediyorsun di mi..

Önce korkudan dakikalarca ağlayan Yusufcuğu sakinleştirmeye çalıştım.. Panikle o da koltuktan düştü çünkü.. Kaseyi tutamamamın bir sebebi de bu aslında.. Bir yandan Yusufcuk bir yandan o havada uçunca hangisine bakacağımı şaşırdım!

Ne bağırdım, ne de kızdım sevgili günlük, valla bak.. Yusufcuk suçlu suçlu kenarda otururken, ben de artık iyice sıkı fıkı dost olduğumuz halı şampuanı ile başladım akşam akşam halı silmeye.. Ama çok zordu be günlük.. Zeytinyağlı, sirkeliydi salata.. Üstüne üstlük sumak da vardı sosunda.. O minicik minicik sumakları halının arasından temizlemeyene kadar gece bitti zaten!

Bir ara Yusufcuk da yardım etti bana, hakkını yemeyeyim şimdi 😛

……………

Oysa ne çok şey vardı anlatacak..

Bir önceki gün hayata kısa bir mola vermiştim mesela..
Tüm karamsar yanlarıma, son günlerde üstüme çöken vesveselere, uzun uzun uyuma isteğime, eve kapanıp kalmışlığıma.. Hepsine mola..

Canım “Hülü”m geldi Amerika’dan.. Haberim yoktu, sesini duyunca telefonda havalara uçtum.. Üniversiteden sonra gitti, hala orada..
Oradan birisiyle nişanlandı zaten.. Hep orada olacak galiba..

Saatlerce süren bir kahvaltı ettik -ben konuşmaktan birşey yiyemedim hatta, çok şey birikmiş anlatacak :))- Sonra Yusufcuk yoğun sevgi gösterileri sergiledi Hülya teyzesine.. Benim onu çok sevdiğimi mi farketti yoksa çok mu içi ısındı bilmiyorum ama gitti geldi öptü Hülü’yü :)) Kucağına tırmandı, uzun uzun birşeyler anlattı ona.. Fotoğraflar döküldü yine ortaya, eskileri yadettik.. Laf lafı açtı, birbirimizi ne kadar özlediğimiz farkettik..

Öğlen yemeği için bizim meşhur Özbek çadırına götürdüm canımı.. Benim sıradan ve alelacele yapılmış yemeklerimdense oradakileri yemesi daha mantıklıydı zaten :)) Geleceğinden haberim olsaydı neler neler hazırlardım ben ona ama çok geç haberim oldu maalesef..

Orada yemek yerken bir yandan da canlı olarak Özbek şarkıları söylüyordu müzisyenler.. Yusufcuk duyunca dayanamadı tabii.. Oynamaya başladı.. Yanlarına götürdüm ben de.. Özbek işletmeci kadının çok hoşuna gitti merakı.. Özbek çocuklarının geleneksel sünnet kıyafetini giydirdi Yusufcuğa..
Eline de çalgıyı verdik, o çaldı biz dinledik 😛

Oradan çıkışta acele acele biraz alışveriş yaptık, koştura koştura eve gittik ondan sonra.. Hülücümün nişanlısı kapıda bekliyordu bizi.. Yine geç kaldık yani kadın milleti olarak! Onlar daha önceden söz verdikleri biryere gittiler, ben de akşam yemeği hazırlıklarına giriştim..

Yemek, çay.. derken vakit ilerledi.. Yusufcuk da uyudu, eşler de.. Ve biz dayanabildiğimiz kadar dayandık, inatlaştık uykuyla.. Bir daha ne zaman nasip olur, ne zaman görürüz birbirimizi kim bilir..

…………

Hayat ne garip.. Dört yılı paylaşıyorsun bir insanla.. Sonra ayrılıyor yollar.. Başka başka hikayelerle doluyor hayatlar.. Bir bakıyorsun, dört sene olmuş ayrılalı.. Ama bir araya gelince yine “canııımmm” diyorsun onu kucaklarken.. Ne uzaklık, ne geçen yıllar resmiyet koymuyor araya.. Yine aynı esprilere gülüyor, yine aynı mimiklerle sohbet ediyorsun.. Buruklukla karışık bir coşku yaşıyorsun..

Ve merak ediyorum.. Neden herkese karşı böyle hissetmiyorum?

Herkesi böyle özlemiyorum, bu bir gerçek.. Hiçbirşey hissetmiyorum bazı insanlar hayatımdan sonsuza dek çıkmış olsa bile..

Sırrı ne acaba dostluğun?

Bir insanı dost yapan ne?

 

Mart 4, 2008

Filed under: derin mevzular,Yusufcuk — Kuaybe @ 4:20 pm

Geçen haftaki “gaita örneği” :)) maceramızın ardından birkaç yorum geldi örneği evde yaptırıp götürmekle ilgili.. Bu mümkün aslında ama alınan örneğin en geç yarım saat içinde hastaneye ulaştırılmış olması gerekiyor.. Bu bizim için pek mümkün değil.. Çünkü gittiğimiz hastane bize uzak ve o kadar kısa sürede yetişmem çok zor.. Ancak Ozan kapıda hazır beklerse olur ama o da mümkün değil maalesef.. Bu yüzden hastanede bekledim o kadar..

Bu aslında bugünlerde vermeye çalıştığım bir kararın da ayrıntılarından biri.. Bizim her hastalık ve tahlilde o hastaneye gitmemizin tek sebebi, doktorumuzun oranın kadrolu çocuk doktoru olması ve haftaiçi sürekli orada bulunması. Neşe Hanımdan çok memnunuz ama özellikle Ozan’ın okulunun olduğu dönemlerde, yoğunluktan dolayı hastaneye gitmek ve orada bazen saatlerce beklemek çok sıkıntılı olabiliyor.. Ben tek başıma kalmaya cesaret edemediğim için Ozan hep yanımda bekledi şimdiye kadar ama son gidişimde ayrılmak zorunda kaldı hastaneden.. Yusufcuk gibi bir bebekle – hele de hastaysa- tek başına hastanede vakit geçirmek çok zor..

Bir haftadır şuna karar vermeye çalışıyorum.. Acaba doğduğundan beri Yusufcuğun muayene ve takiplerini yapan doktorumuza gitmeye devam etmeli miyiz yoksa buralarda yeni bir doktor araştırmalı mıyım? Bulana kadar farklı farklı yerlere gitmek zorunda da kalabiliriz tabii.. Bir bebeğin sürekli aynı doktor tarafından muayene edilmesi mi daha iyi yoksa farklı farklı yerlerde mi? Bir türlü karar veremedim.. Bana tüm bilgi ve tahlillerin tek elde toplanması daha sağlıklı gibi geliyor ama hastanenin çok uzak olması da işi oldukça zorlaştırıyor..

Of ya.. Ne yapsam acaba? Doğru ne?

Bir bilsem..

 

Şubat 6, 2008

Filed under: ah dişler ahh..,derin mevzular,Yusufcuk — Kuaybe @ 9:54 pm

Hımm, nereden başlasam?

Hiç yazacak enerjim yok aslında ama çok şey birikti anlatacak.. “Yarın yazarım..” deyince, yarının gündemi bugünü unutturuyor, hatırlayamıyorum sonra.. Onun için en iyisi, bir gözümle uyuyup diğeriyle yazmak 😛

Yaklaşık bir haftadır ciddi derecede uykusuzum.. Yusufcuk son iki gecedir acı acı ağlayıp emerek bile sakinleşmeyince iyice perişan olmaya başladım.. Bu durumun sebebini bulamamak da iyice geriyordu beni.. Babaannesi bunun Yusufcuğun huyu olduğunda ısrar etse, sadece huysuzluk yaptığını söylese de ben işin içinde başka birşeyler olduğunu tahmin etmiştim.. Tamam herzaman gece sık uyanır Yusufcuk ve emmeden asla uyumaz ama bu hafta emmek bile sakinleştiremedi onu.. “Buradayım kuzucum, yanındayım..” diye diye ancak durdurabildim ağlamasını dün gece 😦 İki üç gündür birşeyler yemiyor ve gündüz de mızmızlanıyordu zaten.. Bir de öyle bir huy geliştirdi ki son üç günde, az daha memeden kesecektim yavrumu.. Emerken öyle bir ısırmaya başlamıştı ki Yusufcuk dün üç kere çığlık çığlığa kucağımdan atmak zorunda kaldım onu.. Zıp zıp zıpladım olduğum yerde!! Gece de iyice uykusunun gelmesini bekleyip öyle emzirdim hemen dalıp ısırmasın diye..

Meğer azı dişini çıkarıyormuş benim meleğim !

Bu sabah yine keyifsiz uyanıp pek birşeyle de mutlu olmayınca babaannesiyle gıdıklaya gıdıklaya oynatıyorduk onu.. Başaşağı döndürürken bir de baktık ki üst sol arkada bir azı diş bize ucunu gösteriyor :)) Ben ilk önce “Oh bee..” dedim, kayınvalidem şaşırdı.. En azından artık bu anormalliğin sebebini öğrendim çünkü.. Sonra da yavruşu öpüp öpüp babamıza müjdeyi verdim hemen.. Zira dün gece kendileri Yusufcuğu epey bir azarlamıştı uyku arası, “Nedir bu çektiğimiz..” babında :))

Şimdi içim rahat en azından.. Mızmızlığı devam etse de Calpole başladık, daha rahatız.. Bir de ishal var tabii.. Bugün hava güzel olduğu için hepberaber gittiğimiz alışverişten, Yusufcuğun bezinden taa pantolonuna kadar taşan ve orada kocaman sarı bir leke teşkil eden “pokemon” mahsülüyle acele acele döndük eve :)) Allahtan pantolon bej renkliydi, renk uyumu vardı en azından 😛

………………….

Gelelim düne..

Dün hem misafirlerimiz olduğu için hem de tahminen dişi gece patladığı için gündüz çok keyifliydi Yusufcuk.. Sevgili Özlem ve İremle çok güzel bir gün geçirdik.. Karakuzu kreşte olduğu için gelemedi ama Yusufcuk Sena ablası ve Bera abisiyle güzel güzel oynadı.. Hatta uzun bir süre salona bile gelmediler.. İçeriden gülüşmeleri geldi sadece :)) Özlem’e çocukları bana bırakmasını teklif ettim ama kabul etmedi 😛

Hem ben işimi ancak yetiştirebildiğim için hem de katmer sıcak yenince güzel olduğundan pişirmeyi onlar gelene kadar ertelediğimiz için biraz karmaşa oldu sanırım.. Yeterince ilgilenemedim ve istediğim kadar çok vakit geçiremedim maalesef misafirlerimle.. Hatta o kargaşada fotoğraf çekmeyi bile unutmuşum! Tam giderlerken pencereden seslendim ama dönmediler 😛 Yusufcuk el sallayarak uğurladı onları.. Hatta onlarla beraber gitmeyi çok istedi ama babaannesi kucağında zaptedebildi Allahtan :))

Özlem de İrem de Turkcell’in tavuklu reklamını çok beklediler Yusufcuğun bayılma taklidini görmek için ama o da denk gelmedi hiç.. Sadece bebemin yemek masası üzerindeki dansıyla yetinmek zorunda kaldılar :))

Bu arada, Özlemcim hem Yusufcuğun cicisi hem de mutfak hediyelerin için çok ama çok teşekkürler canım.. Mahcup ettin bizi..

Ben en kısa zamanda yine beklerim kızlar, bu sefer söz, siz gelmeden hazırlayacağım masayı..

…………………………

Geçen gün marketten bir “hello kitty” gece lambası aldım .. Yusufcuk o günden beri peşinde.. Prize takıp takıp yanmasını görmek çok hoşuna gidiyor.. Bir de lambaya “pisi pisi” yapması yok mu öldürüyor beni :)) Ben yanında durup biraz oynatıyorum, kendisinin prize takmasına müsade ediyorum sonra da kaldırıyorum ortadan.. Hevesini ben yanındayken alsın, sonra kendi başına denemeye kalkar, Allah korusun..

Prizlere yine çok meraklı bu aralar.. Önceden minik parmaklarını sokmaya çalışırdı şimdi ucunda fiş olan ne varsa en yakın prize sürüklüyor onu.. Süpürgenin kordonunu çıkarıp getiriyor ya da şarj aletlerimizi bulursa hemen takmaya koşuyor.. Bu akşam da baktım, bir aralar evde “köpek” olarak dolaştırdığı eski bozuk hoparlörü almış gelmiş, onu prize takmaya çalışıyor :)) Ucunda fiş olan tüm alet edevatın prize takılması gerektiğini çözdü bizim yavrucak.. Ördeğini getirip takmıyor mesela, onun ucunda fiş yok çünkü 😛

………………….

Hakkında uzun uzun yazmak istediğim bi konu var aslında..
Bugünlerde çok gündemde zaten..
Başörtüsü yasağı konusu..

Bazılarının neden ısrarla insanları genelleyerek belli bir etiketin altına sokmaya çalıştığını, sonra bu etiketin üzerinden kudukları komplo teorileriyle o insanları yargıladığını, gerçekleşmemiş ve hiç gerçekleşmeyecek olaylar yüzünden neden baştan infaz yaptığını sorguluyorum günlerdir.. Cevap bulamıyorum..

Cibilliyetsiz bir insanın hangi cesaretle sadece ama sadece bulunduğu – geçici- konuma dayanarak “Başörtülü öğrenciler okula girebilse bile hakettikleri notu vermeyeceğiz.” mealinde bir açıkama yapabildiğini merak ediyorum..

Yıllarca “Dindarlar kızlarını okutmuyor..” diye fırtınalar koparan “çağdaş”ların, okumak istediklerinde o kızların önüne neden setler çektiği çelişkisine bir yanıt bulamıyorum..

Ben başörtülü bir insanım..
İnandığım için, inancımın böyle gerektirdiğine inandığım için takıyorum örtümü.. Ve taktığım örtüyü de “türban” değil başörtüsü olarak isimlendiriyorum.. Türban kelimesini ve tüm siyasi çağrışımlarını reddettiğim gibi, sırf başörtülü olduğum için topluma zararlı bir haşere gibi varsayılmayı da reddediyorum..

Ne başını örtmüyor diye bir insandan nefret ettim ne de sırf başını örtüyor diye bir insanı sevdim bugüne kadar.. Kimseyi öldürmedim, kimsenin kazancına göz dikmedim, kimsenin ne giydiğine karışmadım ve kimsenin herhangi bir hakkının elinden alınmasına taraftar olmadım..

Sadece başörtülü olmam yeterli mi “öteki” olmam için?

Tamamen kişisel kin ve hazımsızlıklara dayandığını düşündüğüm bu meselenin çözüleceğinden eminim aslında.. Sadece biraz sükunet ve sabır gerek.. Çünkü gösterilmeye çalşıldığı gibi toplumun değil de belli bir kesimin hazımsızlığı bu.. Amaç tabana yayıp, aslında birbirini “kabul ederek” yaşayan insanların arasına nifak sokmak.. Birilerini, diğerine düşman olmakla itham etmek.. Ama inşaallah daha önce de atlatılan bir iki provokatif süreç gibi bu mesele de balon gibi sönecek..

Akl-ı selim bir şekilde düşünelim lütfen..
Ve dua edelim..

Rabbim şer niyetleri hayra çevirsin..
Boşa çıkarsın kötü emelleri..
Amin..

 

Aralık 31, 2007

Filed under: derin mevzular,havadan sudan,Yusufcuk — Kuaybe @ 7:51 pm

2007’nin son günü yazıyorum ama bir yeni yıl yazısı değil bu.. Zaten yeni yılı hiç kutlamam ben.. Zannedildiği gibi “Hristyan adeti olduğu için, içki içildiği için.. vs” sebebiyle değil.. Daha farklı benim sebebim.. Anlayamadığım için neyi kutladığımızı.. Ölüme biraz daha yaklaşmamızı mı? Ömrümüzün kocaman bir dönemini daha geride bırakmamızı mı? Bir öncekinden pek de farklı olmayacak ertesi güne ulaşmayı mı? Neyi kutluyoruz sabaha kadar? Yaşlanmaktan, ölümden ödü kopan korkan bizler, bizi ona daha da yaklaştıran bir süreci neden kutluyoruz hiç anlam veremem.. Kaldı ki illa bir eylem gerekiyorsa her yıl başında, bence bir kutlama değil de bir sorgulama olmalı bu.. Koca bir yılı nasıl geçirdiğimizi, bir sonraki yıl için nelere niyet ettiğimizi sorgulamalıyız tombala oynamak yerine.. Ama dediğim gibi “bence”.. Bu kelime herşeyi açıklıyor zaten.. Farklı düşünenlere saygı duyuyorum elbette ama hiçbirşey ifade etmiyor benim için yılbaşı, şifonyerimin üzerindeki takvimi yenilemekten başka..

………………….

Diğer sayfayı artık şifreledim.. “Minik melek” sadece minik meleğime has olacak bundan sonra.. Yusufcuk ara ara afacanlık yaptıkça size anlatacağım ama, merak etmeyin :))

………………….

Misafirlerimizden ikisi gitti, sadece Fethi dayımız kaldı bizimle.. O da misafir sayılmaz zaten.. Şu anda “dayı”lıktan “dadı”lığa terfi etmiş vaziyette, Yusufcuğu oyalıyor.. Çalışmam lazım diye kandırdım onu :)) Aaa, bu arada çalışmak demişken, merak eden arkadaşlar olmuştu, yazmayı unuttum ben.. Yola çıkacağımız akşam ödemeyi yaptı bana yayınevi.. Tehdidim işe yaradı demek ki 😛 Onca emeğim boşa gitmesin ve ne kadar süreceğini bilemediğim bir süre yeni yayınevi aramakla uğraşmayayım diye kabul ettim ama hakkımı helal etmiyorum hala, o ayrı konu.. Boş yere o kadar üzdüler beni.. Şimdi yeni planım, sadece yaptıkları ödemeye karşılık gelecek kadar sayfayı teslim etmek, geri kalanını da yeni ödemeyi alana kadar vermemek.. Kesinlikle güvenmiyorum ben bu adamlara..

………………….

“Siyah Süt”ü okumak istiyorum en kısa zamanda, çok methetti herkes..

………………….

Üç gündür elektrik idaresi oyun oynuyor bizimle resmen.. Bir gidiyor bir geliyor elektrikler.. Dün çamaşır makinesinde çamaşırlar, bulaşık makinesinde bulaşıklar bekledi saatlerce yarım yıkanmış bir şekilde.. Toplamda sekiz saat falan yoktu galiba elektrik.. Kombi de çalışmayınca ev buz gibi oldu ve zaten hasta olan Yusufcuğu lahana gibi kat kat giydirdim.. Bir de açtık birkaç ritmik müzik, hoplattık durduk.. Maksat hareket etsin, ısınsın yavrucak :)) Hani akıllı uslu durağan bir bebe olsa, al yanına yat yatağa.. Sıcacık mis gibi uyu.. Yooookk.. Yusufcuğa uymaz bu.. Gerçi dün akşamüstü tam bir buçuk saat uyumuş, tabii ben de.. Uyandığımda saate baktım, inanamadım.. Yusufcuğu öptüm öptüm teşekkür ettim evdekilerin şaşkın bakışları altında 😛 Ne de olsa büyük lütuf benim için o kadar uzun bir uyku..

………………..

Uzattım yine.. Biraz da çalışayım bari, Fethi’ye ayıp olmasın 😛